20 Eylül 2011 Salı

Kuantum Mekaniği ve Diyalektik Materyalizm

Kuantum mekaniği ve Diyalektik Materyalizm (Aklın İsyanı-Marksist Felsefe ve Modern Bilim-Alan Woods, Ted Grant)


Dalga mı Parçacık mı?

Elektronun titreşim hareketleri elektrik ve manyetik alanları uyararak tıpkı havuzdaki dalgalar gibi sürekli olarak yayılan dalgalara sebep olur. Su dalgası ile elektromanyetik dalga arasında temel bir farklılık vardır. Elektromanyetik dalgalar, su dalgaları gibi, yayılabilmek için sürekli bir ortama ihtiyaç duymazlar. Elektromanyetik bir titreşim, maddenin elektriksel yapısı içinde yayılan periyodik bir uyarımdır.



Işığın ayrı ayrı parçacıklar ya da “paketler” (quanta) olarak geldiğini ileri sürdü. Farklı deneylerin farklı şeyleri kanıtlaması, durumu iyice karmaşıklaştırdı. Elektronu bir flüoresan yüzeye çarptırarak ve bunun sonucu ortaya çıkan parıltıları gözleyerek; ya da bir sis odasında* elektronun izlerine bakarak; veya oldukça duyarlı bir fotoğraf filmi üzerinde görülen küçücük noktalardan, elektronun bir parçacık olduğu anlaşılabiliyordu. Ama diğer taraftan, bir levha üzerine iki küçük delik açılıp, bu deliklerin üzerine tek bir kaynaktan çıkan elektronlar gönderilirse, elektronlar bir girişim deseni oluşmasına yol açıyordu ki, bu da bir dalganın varlığını gösteriyordu.

Ne var ki en tuhaf sonuç, tek bir elektronun, arkasında fotoğraf filminin bulunduğu iki yarık içeren bir levha üzerine gönderildiği ünlü çift yarık deneyinden elde edilmişti. Elektron hangi yarıktan geçmişti? Film tabakası üzerindeki girişim deseni apaçık bir çift yarık desenidir. Bu durum ise, elektronun her iki yarıktan da geçip bir girişim deseni oluşturmuş olması gerektiğini kanıtlamaktadır. Tüm sağduyu kurallarına aykırıdır bu, ama çürütülmez bir olgu gibi gözükmektedir. Elektron hem bir parçacık hem de bir dalga olarak davranmaktadır. Aynı anda iki (ya da ikiden de fazla) yerde bulunmaktadır ve aynı anda birkaç hareket durumuna sahiptir!







Banesh Hoffman şu yorumda bulunuyor:

Sanmayın ki, bilimciler bu yeni fikirleri sevinç çığlıklarıyla kabul ettiler. Bu sonuçlardan kaçmaya dönük beyhude çabalar içerisinde her çeşidinden tuzaklar hazırlayarak ve alternatif hipotezler uydurarak ellerinden geldiğince mücadele edip direndiler. Ama 1905 gibi erken bir tarihte ve hatta daha öncesinde bile ışık hususunda göze batan paradokslar olduğu yerde duruyordu ve yeni kuantum mekaniğinin gelişine kadar bu paradoksları çözmek için kimsenin ne cesareti ne de herhangi bir fikri vardı. Yeni fikirler, kabul edilmesi çok güç şeylerdir, çünkü Heisenberg kesinsizlik ilkesine rağmen, bu fikirleri içgüdüsel olarak hâlâ eski moda parçacıkla betimlemeye çabalıyoruz. Elektronu, hareketli ama bir konumu olmayabilen ve bir konumu olan ama hareket ya da eylemsizlik olmayabilen bir şey olarak gözümüzün önüne getirmekten hâlâ çekiniyoruz.





Burada yadsımanın yadsınmasının işlediğini görüyoruz. İlk bakışta, bir kısır döngüdeymişiz gibi görünüyor. Newton’un ışığın parçacık teorisi, Maxwell’in dalga teorisi tarafından yadsındı. Bu da, sırası gelince, Planck ve Einstein tarafından geliştirilen yeni parçacık teorisi tarafından yadsındı. Ama yine de bu, eski Newtoncu teoriye geri dönüş anlamına değil, bilimde gerçek bir devrimi içeren ileriye doğru nitel bir sıçrama anlamına geliyordu. Bilimin tümü dikkatlice elden geçirilmeliydi, Newton’un kütleçekim yasası da dahil.



Kuantum Mekaniği

Kuantum fiziğinin gelişimi, bilimde dev bir ileri adımı, “klasik” fiziğin aptallaştırıcı mekanik determinizmden (Engels’in adlandırdığı şekliyle “metafizik” yöntemden) kesin bir kopuşu temsil etti. Bunun yerine çok daha esnek ve dinamik –yani tek kelimeyle diyalektik– bir doğa görüşüne sahibiz.



Einstein, şimdiye dek bir dalga olarak tasavvur edilen ışığın bir parçacık gibi davrandığını gösterdi. Diğer bir deyişle ışık yalnızca maddenin bir başka biçimidir.



Diğer bir deyişle ışık yalnızca maddenin bir başka biçimidir. 1919 yılında, ışığın kütleçekim kuvvetinin etkisiyle büküldüğünün gösterilmesiyle bu kanıtlandı. Daha sonraları Louis de Broglie, parçacıklardan oluştuğu düşünülen maddenin, dalgaların tabiatını andırdığına dikkat çekti. Madde ve enerji arasındaki ayrılık böylece ilk kez ve ebediyen yerle bir edildi. Madde ve enerji ... aynı şeydir. Bilim açısından muazzam bir ilerlemeydi bu. Ve diyalektik materyalizm açısından da madde ve enerji aynı şeydir. Engels, enerjiyi (“hareket”), “maddenin varoluş tarzı, kendi doğasına içkin niteliği” olarak tanımlamıştı.[2]



Parçacık fiziğinde yıllarca hüküm süren tartışma, foton ve elektron gibi atomaltı parçacıkların parçacık mı yoksa dalga mı olduğu sorunu nihayet, atomaltı parçacıkların hem bir parçacık hem de bir dalga gibi davranabileceğini ve davrandığını ortaya koyan kuantum fiziği tarafından çözüme kavuşturuldu. Işık, tıpkı bir dalga gibi, girişim yapar, ama bir ışık fotonu aynı zamanda tıpkı bir parçacık gibi atomdan elektron da söker. Biçimsel mantığın yasalarına aykırıdır bu. “Sağduyu” bir elektronun aynı anda iki yerde birden olabileceğini nasıl kabul edebilir? Ve üstelik de aynı anda inanılmaz hızlarla ve farklı doğrultularda hareket ettiğini? Işığın hem bir dalga hem de bir parçacık olarak davranması katlanılmaz bir çelişki olarak görüldü. Atomaltı dünyanın çelişik olgularını biçimsel mantıkla açıklama teşebbüsleri akılcı düşünüşün hepten terk edilmesine yol açar.



O halde, Tanrının olağanüstü güçlerine daha ne kadar şaşıracağız? Yeri ve göğü bir ilk özden öylesine ince bir güzellikle yaratmıştır ki, bununla, beyinleri ve akılları, kendisinin gizemlerine nüfuz etmeleri için ilâhi bir vahiy yeteneğinin ateşiyle donabilmiştir. Salt Bohr ya da Einstein’ın aklı, bizi onun gücü hakkında şoke ediyorsa, onları yaratan Tanrının ihtişamını övmeye nereden başlayabiliriz.[3]

Ne yazık ki istisnai bir örnek değil bu. Bilim hakkında bizzat bilimciler tarafından yazılmış olanları da dahil, modern literatürün büyük bir kısmı böylesi mistik, dini ya da yarı-dini inançlarla tıka basa doludur. Birçok bilimcinin bilinçli ya da bilinçsiz olarak benimsediği idealist felsefenin doğrudan bir sonucudur bu.

Kuantum mekaniğinin yasaları “sağduyu”ya (yani biçimsel mantığa) meydan okur ama diyalektik materyalizmle tam bir uyum içerisindedir.



yegâne “nihai gerçeklik”, sonsuz, ebedi ve her an değişen nesnel evrendir. Sabit ve değişmez bir konumdan –bir “nokta”– ziyade, bir sürece, asla sonlanmayan bir akışa sahibiz.



Maddenin Yok Oluşu mu?

Göreliliğin keşfedilmesinden uzun zaman önce, bilim iki temel ilke keşfetmişti; enerjinin korunumu ve kütle korunumu. Bunların ilki 17. yüzyılda Leibniz tarafından ayrıntılı olarak incelenmiş ve ardından 19. yüzyılda bir mekanik ilkesinin doğal sonucu olarak geliştirilmişti. Çok daha önceleri, ilk insanlar, sürtme yardımıyla ateş yaktıklarında ve böylelikle de verili bir enerji miktarını (iş) ısıya dönüştürdüklerinde, işin ve ısının eşdeğerliliği ilkesini pratik olarak keşfetmişlerdi. Bu yüzyılın başlarında, kütlenin enerji biçimlerinden sadece biri olduğu keşfedilmişti. Bir madde parçacığı oldukça yüksek düzeyde yoğunlaşmış ve lokalize olmuş enerjiden başka bir şey değildir. Bir parçacıkta yoğunlaşan enerji miktarı onun kütlesiyle orantılıdır ve toplam enerji miktarı her zaman sabit kalır. Bir çeşit enerjinin kaybı, bir başka çeşit enerjinin kazanılmasıyla telâfi edilir. Enerji sürekli olarak biçimini değiştirirken yine de her zaman aynı kalır.

Kütle, yalnızca bir enerji biçimi olduğundan, madde ve enerji ne yaratılabilir ne de yok edilebilir.



Fizikçiler, ne bir pozitif yükün ne de bir negatif yükün hiçlikten oluşturulamayacağını bilirler. Bu olgu elektriksel yükün korunumu yasasıyla ifade edilir.



Bir elektron ve onun anti-parçacığı olan pozitron birbirlerini yok ettiklerinde, kütleleri “yok olur”, yani kütleleri, zıt yönlerde hareket eden iki ışık-parçacığına (fotona) dönüşür. Ne var ki, bu fotonlar da kendisinden çıktıkları parçacıklar kadar bir enerji toplamına sahiptirler. Bu olgunun imha olma anlamındaki yok oluşla hiçbir ortak tarafı yoktur. Diyalektik olarak, elektron ve pozitron yadsınmış ve aynı zamanda korunmuştur. Madde ve enerji (ki aynı şeyi söylemenin yalnızca iki biçimidirler) ne yaratılabilir ne de yok edilebilir, yalnızca dönüştürülebilirler.





Diyalektik materyalizm açısından madde, bize duyu-algı içinde sunulan nesnel gerçekliktir. Yalnızca “katı” nesneleri değil, ışığı da içerir. Fotonlar da elektronlar ya da pozitronlar kadar maddedirler. Kütle sürekli olarak enerjiye (ışık fotonları da dahil) dönüşmektedir ve enerji de kütleye. Bir pozitron ve elektronun “imha oluşları” bir foton çifti üretir, ama aynı zamanda zıt süreci de görürüz: İki foton karşılaştığında, fotonların yeterli enerjiye sahip olması koşuluyla, bir elektron ve pozitron oluşturulabilir. Bu olgu bazen “hiçlikten” madde yaratımı olarak sunulur. Durum hiç de bu değildir. Burada gördüğümüz, bir şeyin yok oluşu ya da yaratılışı değil, maddenin enerjiye –ve tersi– sürekli dönüşümüdür. Bir foton atoma çarptığında, bir foton olarak varlığı sona erer. Ortadan kaybolur, ama atomda bir değişikliğe neden olur; atomun elektronlarından biri, bir orbitalden daha yüksek enerjili bir orbitale sıçrayıverir. Yine burada zıt süreç de gerçekleşir. Bir elektron yüksek enerjili bir orbitalden daha düşük enerjili bir orbitale düştüğünde bir foton çıkar.

Atomaltı düzeydeki dünyayı betimleyen sürekli değişim süreci, diyalektiğin yalnızca aklın öznel bir yaratısı olmayıp, gerçekte doğada gerçekleşen nesnel süreçlere dayandığının çarpıcı bir doğrulanışıdır. Bu süreç kesintisiz bir biçimde tüm ebediliğiyle süregelmiştir. Maddenin yok edilemez oluşunun –yani kimilerinin kanıtlanmak istedikleri şeyin tam tersinin– somut bir ispatıdır.



Deneylerin maddenin bir sınırı olmadığını göstermesine rağmen, bilimciler halen “maddenin tuğlaları”nı boş yere araştırmakta ısrar ediyorlar





Kuarkın, her maddeyi oluşturduğu söylenen on iki atomaltı “yapı taşı”nın sonuncusu olduğu varsayılıyor. “Heyecan verici olan şey şu ki, bu, bildiğimiz şekliyle ve kozmoloji ve parçacık fiziğinin Standart Modelinde öngörüldüğü gibi, maddenin son parçasıdır, Dr. David Schramm «yap bozun son parçasıdır bu» açıklamasınıyapıyor.”[4] Yani kuark “nihai parçacık”tır. Temel ve yapısız olduğu iddia edilir. Ama benzer iddialar geçmişte de önce atom için, sonra proton için, vs. dile getirilmişti. Ve aynı şekilde, gelecekte çok daha “temel” madde biçimlerinin keşfedileceğini büyük bir özgüvenle öngörebiliriz.



Kuarkların özellikleri hâlâ incelenmeyi bekliyor, ve maddenin sonsuz özelliklerinin daha da derin bir sondajına giden yolu işaret eden, bu analizin başarılamayacağını varsaymak için hiçbir neden yoktur. Bilimin her daim ilerleme yolu bu olmuştur. Bilgiye bir kuşak tarafından dikilen sözümona aşılması imkânsız engeller, bir sonraki kuşak tarafından yerle bir edilir ve asırlar boyu bu böyle devam eder.

Kesinsizlik İlkesi*



Kuantum parçacıklar ancak bu parçacıkların “fiili” ve “zımni” durumları arasındaki bir iç ilişkiler kümesi olarak tanımlanabilirler. Bu anlamda tamamen diyalektiktirler





Eski kesinliklerin yerine artık kesinsizlik hüküm sürecekti. Atomaltı parçacıkların hayal bile edilemez büyüklükteki hızlarla yaptıkları görünüşte rastlantısal hareketler, eski mekaniğin kavramlarıyla açıklanamıyordu.



Temel sorun şu ki, bu tartışmada zorunluluk ve tesadüf mutlak karşıtlıklar, karşılıklı olarak birbirlerini dışlayan zıtlıklar olarak ele alınmaktadır. Böylece, her ikisi de doğanın karmaşık ve çelişik işleyişini açıklamakta yetersiz kalan iki zıt görüşe varırız.

Heisenberg, kuantum mekaniğinde bazı önemli ilerlemeler kaydetmişti. Ne var ki onun tüm yaklaşımına sinen şey, felsefi idealizmin kendine has damgasını bu yeni bilimin üzerine vurma azmiydi. Buradan kuantum mekaniğinin “Kopenhag yorumu” denilen şey doğdu. Bu yaklaşım gerçekten de bilimsel bir düşünce ekolü kılığına ustalıkla bürünmüş bir tür öznel idealizmdi. “Werner Heisenberg” diye yazar Isaac Asimov, “parçacıkları ve bizzat fiziği neredeyse bir bilinemezler âlemine fırlatıp atan temel bir sorunu ortaya koymaya girişti.”[1]



1927’de, Werner Heisenberg meşhur “kesinsizlik ilkesini” geliştirdi. Bu ilkeye göre, bir parçacığın konum ve hızını aynı anda istenilen bir kesinlikte belirlemek imkânsızdır. Parçacığın konumu ne kadar kesin ise, momentumu o kadar kesin değildir, ve tersi. (Bu durum diğer özgün özellik çiftleri için de geçerlidir). Farklı yönlerde saniyede 5000 mil hızla hareket eden bir parçacığın hız ve konumunu kesin olarak saptamaktaki zorluk apaçık ortadadır. Ne var ki, buradan, neden ve sonucun (nedenselliğin) genel olarak varolmadığı sonucunu çıkarmak bütünüyle yanlış bir önermedir.

Heisenberg, bir elektronun konumuna nasıl karar verebiliriz sorusunu sorar. Ona bakarak. Ama eğer güçlü bir mikroskop kullanıyorsak, bu, ona bir ışık parçacığını, yani bir fotonu çarptırdığımız anlamına gelir. Işık bir parçacık olarak davrandığına göre, kaçınılmaz olarak gözlenen parçacığın momentumunu altüst edecektir. Bu nedenle, onu tam da gözlemleme eylemiyle değiştiririz. Uyarım öngörülemez ve kontrol edilemez olacaktır, çünkü (en azından mevcut kuantum teorisinde) ışık kuantasının saçılarak merceğe gelme açısını tam olarak önceden kestirme ve kontrol edebilme imkânı yoktur.



Peki bu sorundan yeni elektron mikroskopları geliştirerek kurtulabilir miyiz? Heisenberg’in teorisine göre hayır. Tüm enerji kuantalarla taşındığına ve tüm maddeler hem bir dalga hem de bir parçacık olarak davranma özelliğine sahip olduğuna göre, kullandığımız her tip aygıt bu kesinsizlik (ya da belirsizlik) ilkesinin hükmü altında olacaktır. Aslında, kesinsizlik ilkesi kavramı yanlıştır, çünkü burada ileri sürülen şey yalnızca, ölçme sorunlarından ötürü kesin hükümlere varamayacağımız değildir. Teori, maddenin tüm biçimlerinin tam da kendi doğasından ötürü belirsiz olduğunu ima etmektedir. David Bohm Modern Fizikte Nedensellik ve Tesadüf adlı kitabında şunları söylüyor:

Böylelikle kuantum teorisinin alışılmış yorumlarında nedensellikten vazgeçilmesi, yalnızca atomik düzeydeki nedensellik yasalarının kapsamına girebilecek değişkenlerin tam değerlerini ölçmekteki aczimizin bir sonucu olarak değil, daha ziyade böyle yasaların varolmadığı gerçeğinin bir yansıması olarak düşünülmelidir.

Heisenberg, belirsizliği, gelişiminin özel bir aşamasında kuantum teorisinin özgün bir görünümü olarak görmektense, doğanın temel ve evrensel bir yasası olarak postüla etti ve doğanın diğer tüm yasalarının bununla uyum içerisinde olması gerektiğini kabul etti. Bu yaklaşım, bilimin geçmişte düzensiz dalgalanmalar ve tesadüfi hareketlerle ilişkili sorunlarla karşı karşıya kaldığı andaki yaklaşımından tamamen farklıdır. Hiç kimse, bir gazın içindeki tekil bir molekülün kesin hareketini belirlemenin ya da özel bir araba kazasının tüm ayrıntılarını önceden kestirmenin mümkün olduğunu düşünmez. Ama böylesi olgulardan genel olarak nedenselliğin varolmadığı sonucunu çıkarmaya kalkışan bir girişim daha önce asla söz konusu olmamıştı.

Ama yine de, belirsizlik ilkesinden tam da bu sonucu çıkartmaya davet ediliyoruz.

Bilimciler ve idealist filozoflar genel olarak nedenselliğin varolmadığını iddia etmeye devam ettiler. Bir başka deyişle, neden ve sonuç yoktur. Böylelikle doğa bütünüyle nedensiz, tesadüfi bir şey olarak görünür. Tüm evren öngörülemez bir şeydir. Hiçbir şeyden “emin olamayız”.



Bu tutum yalnızca bilimin değil aynı zamanda genel olarak akılcı düşüncenin de tamamen yadsınmasıdır. Eğer neden ve sonuç yoksa, yalnızca herhangi bir şeyi önceden kestirmek değil, herhangi bir şeyi açıklamak da mümkün değildir. Kendimizi yalnızca olan şeyi tanımlamakla sınırlayabiliriz. Ama gerçekte, bu kadarını bile yapamayız, çünkü herhangi bir şeyin kendimiz ve duyularımız dışında varolduğundan bile emin olamayız. Bu ise bizi tam da öznel idealizm felsefesine geri götürür. Bu bize antik Yunanlı sofist filozofların tartışmasını hatırlatıyor: “Dünya hakkında hiçbir şey bilemem. Bir şey bilebilsem bile anlayamam. Anlasam da anlatamam.”

“Belirsizlik ilkesinin” gerçekte ifade ettiği şey, klasik mekaniğin sade denklemlerine ve ölçümlerine uymayan atomaltı parçacıkların hareketinin anlaşılması son derece zor karakteridir. Heisenberg’in fiziğe katkısından şüphe duyulamaz. Sorun, onun kuantum mekaniğinden çıkardığı felsefi sonuçlardır. Bir elektronun konum ve momentumunu kesin olarak ölçemeyeceğimiz gerçeği en küçük bir şekilde bile, burada nesnelliğin olmadığı anlamına gelmez. Öznel düşünme tarzı kuantum mekaniğinin sözde Kopenhag ekolüne nüfuz etmiştir. Niels Bohr şunu ifade edecek kadar ileri gitmişti; “fiziğin görevi doğanın nasıl bir şey olduğunu anlamaktır diye düşünmek yanlıştır. Fizik doğa hakkında söyleyebileceklerimizle ilgilenir.”

Fizikçi John Wheeler “hiç bir olgu, gözlenmiş bir olgu olana dek gerçek bir olgu değildir” fikrini sürdürür. Ve Max Born aynı öznelci felsefeyi tam bir açıklıkla telaffuz eder:

Einstein, Bohr ve benim ait olduğum kuşak, bizden bağımsız değişmez yasalara göre serpilip gelişen nesnel bir fiziksel dünyanın varolduğunu düşünüyordu; bu süreci tiyatroda bir oyunu izleyen seyirciler gibi seyrediyorduk. Einstein hâlâ bilimsel gözlemci ile onun konusu arasındaki ilişkinin bu olması gerektiğine inanıyor.[3]

Burada karşımızda duran şey bilimsel bir değerlendirme değil, belli bir dünya görüşünü –kuantum teorisinin Kopenhag yorumuna tümüyle nüfuz etmiş olan öznel idealizmi– yansıtan felsefi bir kanıdır. Birçok seçkin bilimci, bilimin tüm bakış tarzına ve yöntemine ters düşen bu öznelciliğe karşı durdular. Bunlar arasında Einstein, Max Planck, Louis de Broglie ve Erwin Schrödinger de vardı ve hepsi de yeni fiziğin gelişiminde en azından Heisenberg kadar önemli bir rol oynamışlardı.

Diyalektik materyalizm, duyu algılarıyla edindiğimiz maddi evrenin nesnelliğinden yola çıkar. “Dünyayı duyularımla algılarım.” Bu apaçıktır. Ama dünya benim duyularımdan bağımsız olarak vardır. Bu da apaçıktır, diye düşünülebilir, ama modern burjuva felsefesi için hiç de öyle değildir! 20. yüzyıl felsefesinin temel unsurlarından biri, maddi dünyanın nesnelliğini kesinlikle reddeden mantıksal pozitivizmdir. Daha doğrusu, tam da dünyanın varolup olmadığı sorusunu konu dışı ve “metafizik” olarak görür. Öznel idealizmin kalkış noktası 20. yüzyıl biliminin keşifleri tarafından tamamıyla baltalanmıştır.



Gözlemleme eylemi, gözlerimizin bir dış kaynaktan ışık dalgaları (fotonlar) biçiminde enerji aldığı anlamına gelir. Bu 1908-9’da Lenin tarafından net bir şekilde açıklanmıştı:

Eğer renk yalnızca retinaya bağlı bir duyumsa (doğa bilimlerinin sizi kabul etmeye zorladığı gibi), o takdirde retina üzerine düşen ışık ışınları renk duyumunu üretir. Bu demektir ki, bizim dışımızda, bizden ve bizim zihnimizden bağımsız olarak, bir madde hareketi vardır, diyelim ki belirli bir uzunluk ve belirli bir hızda retinaya etki eden eter dalgaları renk duyumunu üretir. Doğa bilimlerinin sorunu ele alışı tastamam budur. Farklı renk duyumlarını, insan retinasının dışında, insanın dışında ve ondan bağımsız olarak varolan ışık dalgalarının farklı boylarıyla açıklar. Bu materyalizmdir: Duyu organlarımız üzerinde etkide bulunan madde, duyumları üretir. Duyumlar, beyine, sinirlere, retinaya vb.ne yani belli bir biçimde örgütlenmiş maddeye bağlıdır. Madde birincildir. Duyum, düşünce, bilinç, belli bir biçimde örgütlenmiş maddenin en üst ürünleridirler. Bunlar genel olarak materyalizmin ve özel olarak da Marx ve Engels’in görüşleridirler.[5]

Heisenberg’in yönteminin öznel idealist doğası oldukça açıktır:

Atom fiziğindeki araştırmalarımızın bugünkü durumu genelde şudur: Belli bir olguyu iyice anlamak istiyoruz, bu olgunun doğanın genel yasalarından nasıl çıktığını kavramak istiyoruz. Bu nedenle, maddenin ya da radyasyonun olguya iştirak eden kısmı teorik inceleme açısından doğal “nesne”dir ve olguyu incelemek için kullanılan araçlardan bu bakımdan ayrı tutulmalıdır. Ölçüm araçları gözlemci tarafından kurulduğuna göre, bu durum atomik olayların tanımlanışında yine öznel unsura vurgu yapar, ve şunu da hatırlamalıyız ki, gözlemlediğimiz şey kendinde doğa değil, bizim sorgulama yöntemimize maruz kalan doğadır. Fizik alanındaki bilimsel çalışmalarımız, konuştuğumuz dilde doğa hakkında sorular sormaktan ve elimizin altındaki araçlar sayesinde deneylerden bir yanıt elde etmeye çalışmaktan ibarettir.[6]

Ne yazık ki, mistisizm ithamını öfkeyle reddedecek birçok bilimci, salt doğaya tutarlı bir materyalist felsefi yaklaşım zorunluluğunu kabul etmeye isteksiz oluşlarından ötürü, Heisenberg’in felsefi görüşlerini eleştirel olmayan bir tarzda özümsemiştirler.

İşin özü şu ki, biçimsel mantığın yasaları belli sınırların ötesinde çöker. Bu durum en kesin bir biçimde atomaltı dünyanın olguları için geçerlidir, burada, özdeşlik, çelişki ve ara durumun dışlanması yasaları uygulanamaz. Heisenberg biçimsel mantığın ve idealizmin bakış açısını savunur ve bu nedenle de kaçınılmaz olarak, atomaltı düzeydeki çelişik olguların insan aklı tarafından hiçbir şekilde anlaşılamayacağı sonucuna ulaşır. Ne var ki, çelişki, atomaltı düzeyde gözlenen olgularda değil, biçimsel mantığın umutsuzca miadını doldurmuş ve yetersiz kalan zihinsel şemalarındadır. “Kuantum mekaniğinin paradoksları” denilen şey tastamam budur. Heisenberg diyalektik çelişkilerin varlığını kabul edemez ve bu nedenle felsefi mistisizme –“bilemeyiz”e ve bunu takip eden her şeye– geri dönmeyi tercih eder.

Kuantum mekaniğinin keşifleri eski mekanik determinizmi nihai olarak yıktı. Kuantum mekaniğinin öngörü tarzı, klasik mekaniğinkilerden oldukça farklıdır. Ama kuantum mekaniği de öngörülerde bulunmaya devam etmekte ve bu öngörülerden kesin sonuçlar çıkarmaktadır.



Nedensellik ve Tesadüf

Felsefe ya da bilim öğrencilerinin karşılaştığı sorunlardan biri, özel bir terminoloji kullanıldığında bunun genellikle gündelik yaşam diliyle uyuşmamasıdır. Felsefe tarihindeki temel sorunlardan biri, özgürlük ve zorunluluk arasındaki ilişkidir. Nedensellik ve tesadüf, zorunluluk ve rastlantı, determinizm ve indeterminizm gibi farklı kılıklarda ortaya çıktığında da kolaylaşmayan karmaşık bir sorundur bu. Örneğin, eğer bir saat boyunca nefes almazsam ölürüm, ya da iki ağaç parçasını birbirine sürtersem ısı üretirim. Sonsuz sayıda gözlem ve pratik deneyim tarafından doğrulanan neden ve sonuç arasındaki bu ilişki, bilimde merkezi bir rol oynar. Tersine, rastlantı, gevşek bir kaldırım taşına basıp sendelememiz ya da mutfakta bir kabı devirmemiz gibi durumlarda görünüşte bir neden olmaksızın gerçekleşen beklenmedik bir olay olarak değerlendirilir. Ne var ki, felsefede rastlantı, şeylerin, yalnızca tesadüfi bir niteliği, yani kendi öz doğasının parçası olmayan bir özelliğidir. Rastlantı, zorunluluktan varolmayan ve gerçekleştiği kadar gerçekleşmeyebilirdi de denilebilecek bir şeydir.



Felsefi anlamda zorunluluk, nedensellikle, neden ve sonuç arasındaki ilişkiyle –verili bir eylem ya da olay zorunlu olarak özel bir sonucu doğurur– sıkı sıkıya bağıntılıdır.





Eğer iki parça kâğıdı havaya atarsam, bunlar yerçekimi yasası gereği normal olarak yere düşecektir. Bu, nedenselliğin, zorunluluğun bir örneğidir. Ama eğer ani bir hava akımı beklenmedik biçimde kağıdın uçmasına neden olursa, buna genellikle bir tesadüf olarak bakılır. Bu nedenle

zorunluluk yasaların hükmü altındadır, bilimsel olarak ifade edilebilir ve öngörülebilir. Zorunluluktan kaynaklı olarak gerçekleşen şeyler başka türlü gerçekleşemeyecek olan şeylerdir. Diğer taraftan rastlantısal olaylar, tesadüfler, gerçekleşebilen ya da gerçekleşemeyen olaylardır; açıkça ifade edilebilecek hiçbir yasanın hükmü altında değildirler ve tam da kendi doğalarından ötürü öngörülemezler.



Tek tek olayları anlamak için tüm nedenleri açıkça belirtmek gerekmez. Gerçekte bu mümkün de değildir.





Laplace tarafından ileri sürülen mutlak determinizm türü, Spinoza tarafından şu nükteli pasajla yanıtlanmıştı:

Meselâ, yoldan geçen birinin kafasına damdan bir taş düşer ve adamcağızı öldürürse, onlar kendi muhakeme yöntemleriyle, o taşın düşmeye ve adamı öldürmeye mecbur olduğunu göstereceklerdir; eğer o taş o adamın üstüne Tanrının arzusuyla bu amaçla düşmemiş olsaydı, bu kadar çok koşul (bunca koşul aynı anda üst üste geldiğine göre) nasıl şans eseri bir araya gelebilirdi? Belki şöyle yanıtlayacaksınız: “Rüzgâr esiyordu ve adam o yoldan geçmek zorundaydı ve böylece de oldu”. Ama şöyle karşı çıkacaklar: “Rüzgâr neden o zaman esiyordu? Ve neden adam tam da o sırada o yoldan geçiyordu?” Eğer yine, “rüzgâr o zaman ortaya çıkmıştı çünkü deniz çalkantılıydı, bir gün önceki hava ise durgundu, ve adam o yoldan bir arkadaşının davetine katılmak için gidiyordu”diye yanıtlarsanız, sorgularının bir sınırı olmadığından bir kez daha sert bir şekilde şu karşılığı alacaksınız: “Deniz neden çalkantılıydı ve adam neden o zaman davet edilmişti?”

Ve böylece sizi nedenden nedene kovalayacaklardır, ta ki siz sevinçle Tanrının iradesine, yani bilgisizlik sığınağına sığınana dek. Böylece gene, hayrete düştükleri insan vücudunu gördüklerinde, böylesi bir maharetin nedenini bilmediklerinden, onun parçalar birbirine zarar vermeyecek şekilde yaratılmasının nedeninin mekanik bir beceri değil ilâhi ya da doğaüstü bir beceri olduğu sonucuna varacaklar. Ve bu nedenle, mucizelerin gerçek sebeplerini arayıp bulmaya ve bir budala gibi onlara ağzı açık bakakalmak yerine bir bilimci gibi doğaya ait olguları anlamaya çabalayan insanlar, yaygın bir şekilde kâfir ve dinsiz olarak addedilir ve bu, doğanın ve Tanrının tercümanı diye ayaktakımının taptığı kişiler tarafından açıkça ilân edilir. Çünkü böyleleri bir kez cahillikten kurtulunduğunda, kendi otoritelerini korumanın ve savunmanın biricik aracı olan şaşkınlığın hepten yitip gideceğini iyi bilirler.[7]





Mekanizm

Doğadan tüm tesadüfleri ayıklama çabası kaçınılmaz olarak mekanik bir bakış açısına yol açar.



Klasik Newton mekaniğinde hareket basit bir şey olarak ele alınır. Eğer hareket eden özel bir cisme belli bir anda hangi farklı kuvvetlerin uygulandığını biliyorsak, bu cismin gelecekte nasıl davranacağını kesin bir biçimde önceden söyleyebiliriz. Bu, en parlak temsilcisi 18. yüzyıl Fransız matematikçisi Pierre Simon de Laplace olan mekanik determinizme varır. Laplace’ın evren teorisi, gerçekte çeşitli dinlerde ve özellikle Kalvinizmde varolan takdiri ilâhi düşüncesinden farksızdır.

Mekanik yöntemden kaynaklanan zorluklar 19. yüzyıl fiziğine 18. yüzyıldan miras kaldı. Bu yaklaşımda, zorunluluk ve tesadüf birbirini dışlayan değişmez karşıtlıklar olarak ele alınıyordu. Bir şey veya bir süreç ya tesadüfi idi ya da zorunlu, ama her ikisi birden olamazdı. Bu yöntem Doğanın Diyalektiği’nde Engels tarafından sıkı bir analize tâbi tutuldu, Engels bu eserinde, Laplace’ın mekanik determinizminin kaçınılmaz olarak kaderciliğe ve mistik bir doğa kavrayışına yol açtığını açıklar:

Ve sonra, zorunluluğun bilimsel uğraşın yegâne konusu ve tesadüfün de bilimle ilgili olmayan bir konu olduğu ilân edilir. Yani: Yasalar altına sokulabilen ve böylelikle bilinen şey ilgi çekicidir; yasalar altına sokulamayan ve bu nedenle de bilinemeyen şey konu dışıdır ve ihmâl edilebilir. Bu suretle kesin olarak tam da bilmediğimiz şeyleri araştırmak zorunda olduğuna göre tüm bilim bir sona ulaşır. Bu şu demektir: Genel yasalar kapsamında ele alınabilecek şeyler zorunluluk olarak, ve ele alınamayacak olanlar da tesadüf olarak addedilir. Herkes görebilir ki, bu, açıklayabildiklerini doğal ilân eden ve açıklayamadıklarını da doğaüstü nedenlere atfeden bilim türüyle aynı şeydir; anlaşılmaz nedenlere tesadüf adını mı yoksa Tanrı adını mı taktığım sorusu, söz konusu olan, şeyin bizzat kendisi olduğu sürece tamamıyla birbirinden farksız iki şeydir. Her ikisi de yalnızca şuna denktir: Bilmiyorum ve dolayısıyla bilime ait değildir. Gerekli bağlantının olmadığı yerde bilim son bulur.



19. Yüzyıl

Newton’un klasik mekaniği kendi çağında bilim alanında devasa bir ileri adımı temsil ediyordu. Newton’un hareket yasaları ilk kez, gözlemlenen olgularla karşılaştırılarak kontrol edilebilecek kesin nicel öngörüleri mümkün kıldı. Ne var ki, tam da bu kesinlik, Laplace ve diğerleri bu öngörüleri bir bütün olarak evrene uygulamaya kalkıştıklarında yepyeni bir soruna yol açtı. Laplace, Newton yasalarının mutlak ve evrensel olarak geçerli olduğuna inanmıştı. Bu iki kez yanlıştır. Her şeyden önce Newton yasaları ancak belli koşullar altında uygulanabilir yaklaşımlar olarak görülmüyordu. İkincisi, Laplace, farklı koşullar altında, fizik biliminde henüz incelenmemiş alanlarda bu yasaların değiştirilmesi ya da genişletilmesi gerekebileceği ihtimalini hiç düşünmedi. Laplace’ın mekanik determinizmi, tüm evrenin herhangi bir andaki konumu ve hızı bir kez bilindiğinde, onun gelecekteki davranışının da her an için belirlenebileceğini varsaydı. Bu teoriye göre, şeylerin tüm zengin çeşitliliği birkaç değişkene dayanan mutlak bir nicel yasalar kümesine indirgenebilirdi.

Öngörülerin mümkün olmadığı anlamına mı gelir bu? Hiç de değil. Bir tabancayı belli bir noktaya hedeflediğimizde, o kurşun Newton hareket yasaları tarafından önceden söylenen noktaya düşmeyecektir. Ne var ki, ateşlenen çok fazla sayıda mermi, önceden söylenen nokta etrafındaki küçük bir bölgede bir dağılım oluşturacaktır. Bu nedenle, belli bir hata payı içersinde, ki bu her zaman olacaktır, çok kesin öngörüler mümkündür.

Belli bir sonucun kusursuz ölçüde tam bir öngörüsünde bulunmak için gerekli sonsuz sayıdaki faktörü hesaba katmayan belli bir yaklaşıklık derecesi zorunludur. Bu yaklaşım, tıpkı Newton mekaniğinde olduğu gibi, gerçeklikten zorunlu bir soyutlamayı içerir. Ne var ki bilim, doğal süreçler hakkında daha derinden bir kavrayış edinmemizi sağlayan çok daha derin ve çok daha kesin yasaları keşfetmek ve böylece daha kesin öngörülerde bulunmak üzere, adım adım, sürekli biçimde ilerlemektedir. Newton ve Laplace’ın eski mekanik determinizminin yıkılması, nedenselliğin yıkılması anlamına değil, nedenselliğin gerçekteki işleyiş biçiminin daha derin bir kavranışı anlamına gelir.



19. yüzyıl istatistiğin gelişimine tanıklık etti; bu gelişim ilkin sosyal bilimlerde, sonra da fizikte, örneğin hem rastlantısallığın hem de belirlenmişliğin moleküllerin hareketinde gözlenebildiği gazlar teorisinde gerçekleşti. Bir taraftan, tekil moleküller bütünüyle rastlantısal bir biçimde hareket ediyorlarmış gibi görünür. Diğer taraftan, bir gazı oluşturan çok fazla sayıdaki molekül belli dinamik yasalarına uyan bir tarzda davranıyormuş gibi görünür. Bu çelişki nasıl açıklanmalı? Eğer gazın bileşenleri olan moleküllerin hareketi rastlantısal ve bu nedenle de öngörülemez ise, kuşkusuz bir bütün olarak gazın davranışının da benzer şekilde öngörülemez olması gerekmez mi? Ama durum hiç de öyle değildir.

Sorunun yanıtı, niceliğin niteliğe dönüşümü yasası tarafından verilir. Çok sayıda molekülün görünüşte rastlantısal hareketinden, bilimsel yasa olarak ifade edilebilecek olan bir düzenlilik ve bir desen çıkar. Kaostan düzen doğar. Özgürlük ve zorunluluk arasındaki, kaos ve düzen arasındaki, rastlantısallık ve belirlenmişlik arasındaki bu diyalektik ilişki, rastlantısal olgulara (istatistiğe) hükmeden yasaları klasik mekaniğin belli denklemlerinden bütünüyle ayrı ve başka bir şey olarak ele almış olan 19. yüzyıl biliminin pek az bildiği bir konuydu.



Klasik mekanik, önemli teknolojik ilerlemeleri mümkün kılarak uzun bir süre gayet iyi işledi. Hatta günümüze dek çok geniş bir uygulama alanına sahip olageldi. Ne var ki, en sonunda bazı alanlardaki sorunların bu yöntemlerle gerektiği gibi ele alınamayacağı anlaşıldı. Bu yöntemler kendi sınırlarına ulaşmışlardı. Klasik mekaniğin titizlikle düzenlenmiş mantıksal dünyası doğanın bir kısmını betimler. Ama ancak bir kısmını. Doğada düzeni görürüz, ama aynı zamanda düzensizliği de. Düzenlenme ve istikrarın yanı başında tam ters doğrultuda işleyen bir o kadar güçlü kuvvetler vardır. Zorunluluk ve tesadüf arasındaki ilişkiyi belirlemek için, küçük ve görünüşte pek bir önemi olmayan nicel değişikliklerin birikiminin hangi noktada ani nitel sıçramalara dönüşmüş olduğunu göstermek için burada da diyalektiğe başvurmak zorundayız.

Bohm, kuantum mekaniğinin radikal bir yeniden ele alınışını ve bütün ile parça arasındaki ilişkiye yeni bir bakış tarzını önerdi.

“Bu çalışmalarda ... şu açığa çıkmıştır ki, tek cisimli sistemler bile esas itibariyle mekanik olmayan bir çehreye sahiptir, şu anlamda ki, sistem ve çevresi bölünmez bir bütün olarak anlaşılmak zorundadır, birbirinden ayrı ve dışsal olarak düşünülen sistem artı çevrenin alışılmış klasik analizi artık uygulanabilir değildir.” Parçaların ilişkisi “nihayetinde, tek başına parçaların özellikleri aracılığıyla ifade edilemeyecek biçimde bütünün durumuna bağlıdır. Gerçekte, parçalar bütünden kaynaklanan bir tarzda örgütlenmiştir.”[12]

Niceliğin niteliğe dönüşümü diyalektik yasası, maddenin farklı düzeylerde farklı davrandığını ifade eder. Böylelikle, moleküler bir düzeyimiz vardır, bu düzeyin yasaları kısmen fizikte ama esas olarak kimyada incelenir; canlı maddeler düzeyimiz vardır, esas olarak biyolojide incelenir; atomaltı düzeyimiz vardır, kuantum mekaniğinde incelenir; ve elementer parçacıklarınkinden çok daha derin diğer bir düzey vardır ki, bugün parçacık fiziği tarafından araştırılmaktadır. Bu düzeylerin her biri birçok alt bölüme sahiptir.

Maddenin her farklı düzeydeki davranışına hükmeden yasaların aynı olmadığı görülmüştür. Daha 19. yüzyılda gazların kinetik teorisi tarafından bu zaten ortaya konmuştu. Eğer içinde düzensiz yörüngelerde hareket eden birbirleriyle sürekli olarak çarpışan milyarlarca molekül barındıran bir gaz kabını düşünecek olursak, her tekil molekülün kesin hareketini belirlemenin imkânsız olduğu apaçık ortadadır. İlkin, saf matematik zemininin dışına çıkılmıştır. Ne var ki, mevcut matematiksel sorunları çözmek mümkün olsaydı bile, kesin öngörülerde bulunabilmemiz için gerekli olan her bir molekülün başlangıçtaki konumunu ve hızını ölçmek pratikte imkânsız olurdu. Herhangi bir molekülün başlangıç açısındaki küçücük bir değişiklik bile onun doğrultusunu değiştirir, bir sonraki her çarpışma daha da büyük değişikliklere yol açar ve bu da tek bir molekülün hareketine ilişkin her öngörünün muazzam hatalar içermesine yol açar.

Eğer gazların davranışına makro (“normal”) düzeyde bu aynı mantık yürütmeyle bakmaya çalışırsak, onların davranışlarını önceden kestirmenin de imkânsız olduğu kabul edilebilir. Ancak durum bu değildir, büyük-ölçekli düzeyde gazların davranışı tam olarak öngörülebilir. Bohm’un işaret ettiği gibi:

Göreli özerk bir nitelikler dizisine sahip ve fiilen bir makroskobik tesadüfi yasalar dizisini oluşturan göreli özerk bir ilişkiler dizisine uyan bir makroskobik düzeyden bahsetmenin haklılığı açıktır. Örneğin, bir su kütlesi düşünecek olursak, doğrudan büyük-ölçekli deneyim sayesinde biliriz ki, bu kütle kendine has biçimde bir sıvı olarak davranacaktır. Bununla kastettiğimiz, sıvıyla ilişkilendirdiğimiz tüm makroskobik nitelikleri göstereceğidir. Meselâ, akar, şeyleri “ıslatır”, belli bir hacmi koruma eğilimindedir vb. Onun hareketinde, basınç, sıcaklık, yerel yoğunluk, yerel akış hızı vb. gibi salt büyük-ölçekli özellikleri aracılığıyla ifade edilen bir temel hidrodinamik denklemler kümesinin doğruluğu geçerlidir. Bu nedenle, eğer biri bir su kütlesinin özelliklerini kavramak istiyorsa, onu bir moleküller toplamı olarak değil, makroskobik düzeyde varolan ve bu düzeye denk düşen yasalara uyan bir varlık olarak ele alır.

Bu, moleküler yapının, suyun davranışıyla bir ilgisi olmadığı demek değildir. Tam tersine. Moleküller arasındaki ilişki, meselâ, onun bir sıvı mı yoksa bir katı ya da gaz olarak mı kendisini dışa vuracağını belirler. Ama Bohm’un işaret ettiği gibi, maddenin farklı düzeylerde farklı şekilde davrandığı anlamına gelen göreli bir özerklik söz konusudur; “yalnızca tekil moleküllerin ne yaptığından değil aynı zamanda sistemin dışarıdan maruz kaldığı çeşitli uyarımlardan da az çok bağımsız olarak kendisini koruma eğiliminde olan kendine has makroskobik davranış tarzlarının belli bir kararlılığı” söz konusudur.[13]

Öngörü Mümkün mü?

Bir parayı havaya atığımızda, “yazı ya da tura” gelme şansı 50’ye 50’dir. Bu gerçekten de öngörülemez olan rastlantısal bir olgudur. (Yeri gelmişken, kendi etrafında dönerken, para ne “yazı”dır ne de “tura”; diyalektik –ve yeni fizik– onun hem yazı hem de tura olduğunu söyleyecektir.) Yalnızca iki olası sonuç olduğundan, şans ağır basar. Ama çok sayıda para atımı söz konusu olduğunda işler kökünden değişir. Bir “şans” oyununa dayandıkları varsayılan kumarhane sahipleri bilirler ki, uzun vadede, sıfır ya da çift sıfır da diğer herhangi bir sayı kadar sıklıkla gelecektir, ve bu nedenle bol ve öngörülebilir bir kâr elde edebilirler.



Olasılıklara hükmeden kesin ve harikulâde yasalar keşfetmiş olan kuantum mekaniği, bunu, bilimin temel belirsizlik handikabının üstesinden gelmesini sağlayan çokluklarla başardı. Bilimin cesur öngörülerde bulunması bu araçlar sayesindedir. Bilim, tekil elektronların ya da fotonların yahut diğer temel varlıkların kesin davranışını önceden söylemekteki aczini bugün tevazuuyla itiraf etse de, büyük bir güvenle size, bunların büyük sayılara ulaşan miktarlarının nasıl davranması gerektiğini söyleyebilir.[14]





Görünüşteki tesadüfilikten bir desen ortaya çıkar. Tüm bilim tarihinin temelini oluşturan şey, böylesi desenlerin, yani temelde yatan yasaların araştırılmasıdır. Şüphesiz, her şeyin yalnızca bir rastlantı olduğunu, nedensellik diye bir şeyin olmadığını kabul edecek olsaydık, o takdirde tüm bu çalışmalar bütünüyle zaman israfından başka bir şey olmazdı. Bereket versin, tüm bilim tarihi, böylesi endişelerin en küçük bir temelinin bile olmadığını göstermektedir. Bilimsel gözlemlerin büyük bir çoğunluğunda, belirsizlik derecesi o kadar küçüktür ki, pratik amaçlar bakımından ihmâl edilebilirler. Gündelik nesneler düzeyinde, kesinsizlik ilkesinin tümüyle kullanışsız olduğu görülmektedir. Bu nedenle, ondan genel felsefi sonuçlar çıkarma ve onu bilgiye ve genel olarak bilime uygulama girişimlerinin tümü yalnızca namussuz bir dalaveredir. Atomaltı düzeyde bile, bu ilke, belli öngörülerde bulunamayacağımız anlamına hiçbir biçimde gelmez. Tersine, kuantum mekaniği çok kesin öngörülerde bulunmaktadır. Tekil parçacıkların koordinatları hakkında yüksek bir kesinlik düzeyine ulaşmak mümkün değildir, bu nedenle de bunun rastlantısal olduğu söylenebilir. Ama yine de, günün sonunda, rastlantısallıktan düzen ve tekbiçimlilik çıkmaktadır.

Tesadüf, şans, ihtimaller vb., ele alınan nesnelerin yalnızca bilinen özellikleri aracılığıyla tanımlanamayan olgulardır. Ne var ki bu, onların anlaşılamayacağı anlamına gelmez. Tipik bir tesadüf örneğini ele alalım, meselâ bir araba kazasını. Tekil bir kaza sonsuz bir tesadüfi olaylar dizisiyle belirlenir: Eğer sürücü evden bir dakika önce ayrılsaydı, eğer bir anlığına kafasını çevirmemiş olsaydı, eğer saatte on kilometre daha yavaş bir hızla gitseydi, eğer yaşlı bayan yola çıkmasaydı vs. vs. Bu tip şeyleri defalarca duymuşuzdur. Burada söz konusu olan nedenlerin sayısı tam anlamıyla sonsuzdur. Tam da bu nedenle, olay bütünüyle öngörülemez bir olaydır. Bir kazadır, tesadüftür ve zorunlu değildir, çünkü olabilirdi de olmayabilirdi de. Böyle olaylar, Laplace’ın teorisinin tersine, o kadar çok bağımsız faktör tarafından belirlenir ki, hiçbir şekilde belirlenemezler.

Ne var ki, böylesi birçok kazayı incelediğimizde, tablo tamamen değişir. İstatistiksel yasalar adı verilen yasalarca kesinlikle hesaplanabilen ve kestirilebilen mutat eğilimler söz konusudur. Tek bir kazayı önceden kestiremeyiz ama belli bir zaman zarfında bir şehirde gerçekleşecek kazaların sayısını büyük bir kesinlikle önceden kestirebiliriz. Hepsi bu değil, dahası kazaların sayısına kesin bir etkide bulunan çeşitli düzenlemeler yapabilir ve yasalar çıkarabiliriz. Böylelikle, tesadüflere hükmeden ve bizzat nedensellik yasaları kadar zorunlu olan yasalar söz konusu olur.

Nedensellik ve tesadüf arasındaki gerçek ilişki, zorunluluğun kendisini tesadüf aracılığıyla dışa vurduğunu söyleyen Hegel tarafından incelenmişti. Bunun güzel bir örneği bizzat yaşamın kökenidir. Rus bilimcisi Oparin, dünya tarihinin erken dönemlerinin karmaşık koşullarında, moleküllerin rastlantısal hareketlerinin her türlü tesadüfi kombinasyonlarla nasıl daha karmaşık moleküller oluşturma eğiliminde olduğunu açıklar. Belli bir noktada, muazzam sayıdaki bu tesadüfi kombinasyonlar nitel bir sıçramaya, canlı maddenin ortaya çıkışına yol açar. Bu noktada, süreç artık saf tesadüf konusu değildir. Canlı madde değişen koşulları yansıtarak belli yasalara göre evrimleşmeye başlayacaktır. Bilimde zorunluluk ve tesadüf arasındaki bu ilişki David Bohm tarafından dikkatle incelenmiştir:

Böylece tesadüfün önemli rolünü görüyoruz. Yeterli bir süre verildiğinde, tesadüf, şeylerin her türlü kombinasyonunu olası ve hatta gerçekte kaçınılmaz kılar.







“Nihai bir neden” oluşturmanın imkânsızlığı bazı kimselerin neden düşüncesini hepten terk etmelerine yol açmıştır. Her şey rastlantısal ve tesadüfi olarak ele alınır. 20. yüzyılda bu tutum, en azından teoride, birçok bilimci tarafından, kuantum fiziğinin sonuçlarının yanlış yorumlanışı ve özellikle Heisenberg’in felsefi tutumları temelinde benimsenmiştir. Hegel rastlantı ve zorunluluk arasındaki diyalektik ilişkiyi açıkladığında bu argümanları da önceden yanıtlamış oluyordu.

Hegel, yalıtık bir neden ve sonuç olma anlamında nedensellik diye bir şeyin olmadığını açıklar. Her sonuç bir karşı‑sonuç taşır ve her eylem de bir karşı-eyleme sahiptir. Yalıtık neden ve sonuç düşüncesi klasik Newton fiziğinden alınmış bir soyutlamadır, zamanında son derece büyük bir prestije sahip olsa bile bu soyutlama Hegel tarafından şiddetle eleştirilmişti. Burada da yine, Hegel kendi çağının ötesindeydi. Mekaniğin etki-tepkisi yerine, evrensel etkileşim kavramını, Karşılıklılık kavramını geliştirmişti. Her şey diğer her şeyi etkiler ve sırayla her şey tarafından etkilenir ve belirlenir. Hegel böylelikle Newton ve Laplace’ın mekanik felsefesi tarafından bilimden sert bir şekilde aforoz edilmiş bulunan rastlantı kavramını yeniden içeri aldı.

İlk bakışta, muazzam sayıda rastlantılar içinde kaybolmuşuz gibi görünür. Ama bu şaşkınlık yalnızca görünüştedir. Okyanusun üstündeki dalgalar gibi, varlığın içinde ve dışında sürekli olarak parıldayan rastlantısal olgular, rastlantısal değil zorunlu olan çok daha derin bir süreci açığa vururlar. Belli bir noktada, bu zorunluluk kendisini rastlantı olarak açığa vurur. Zorunluluk ve rastlantının bu diyalektik birliği düşüncesi tuhaf görünebilir, ama bilim ve toplumun en çeşitli alanlarındaki bir dizi gözlemle çarpıcı biçimde kanıtlanmıştır. Evrim teorisindeki doğal seleksiyon mekanizması en iyi bilinen örnektir. Ve daha birçok başkası da vardır. Son birkaç yıldır, kaos ve karmaşıklık teorisi alanında birçok buluş yapılmıştır, bu buluşlar bilhassa “kaostan düzenin çıkmasını” ele alırlar. Yüz elli yıl önce Hegel’in üzerinde titizlikle çalıştığı konu da tastamam budur.

Unutmamalıyız ki, Hegel geçen yüzyılın başlarında, yani bilimin bütünüyle klasik mekanik fiziğinin egemenliği altında olduğu bir zamanda ve Darwin’in tesadüfi mutasyonlar aracılığıyla gerçekleşen doğal seleksiyon düşüncesini geliştirmesinden yarım yüzyıl önce yazmıştır. Zorunluluğun kendisini rastlantılarla dışa vurduğu şeklindeki teorisini destekleyecek hiçbir bilimsel kanıtı yoktu. Ama son zamanlarda bilimdeki yenilikçi düşünüşün ardındaki ana fikir tam da budur.

Bu çok derin yasa, tarihin kavranışında da aynı ölçüde temel teşkil eder. 1871’de Marx’ın Kugelmann’a yazdığı gibi:

Mücadeleye, ancak ihtimallerin şaşmaz biçimde lehte olması koşuluyla girilseydi, dünya tarihini yapmak şüphesiz çok kolay olurdu. Diğer taraftan eğer “rastlantılar” hiçbir rol oynamasaydı, bu tarih oldukça mistik bir nitelik taşırdı. Bu rastlantılar doğal olarak gelişimin genel gidişatının bir parçasını oluştururlar ve diğer rastlantılar tarafından telâfi edilirler. Ama hızlanma ya da gecikmeler, hareketin başındaki insanların karakterlerinin “rastlantısallığı” da dahil olmak üzere, böylesi “rastlantılara” son derece bağlıdırlar.[18]



Marksist görüş tüm evrenin maddi güçlere ve maddi süreçlere dayandığını savunur. İnsan bilinci, son tahlilde, kendisinin dışında varolan gerçek dünyanın yalnızca bir yansımasıdır, insan vücudu ile maddi dünya arasındaki fiziksel etkileşime dayanan bir yansımadır bu. Maddi dünyada süreksizlik diye bir şey, olayların ve süreçlerin fiziksel iç bağlantısında kopukluk diye bir şey yoktur. Bir başka deyişle, metafizik ya da ruhsal güçlerin müdahalesine yer yoktur. Materyalist diyalektik, der Engels, “evrensel iç bağıntının bilimi”dir. Dahası, fiziksel dünyanın iç bağıntılılığı, süreçlerin ve olayların kendi koşulları ve iç bağıntılarının yasallığı tarafından belirlenmesi anlamında, nedensellik ilkesine dayanır:

Hareket halindeki bir maddeyi düşünürken gözümüze çarpan ilk şey, ayrı cisimlerin bireysel hareketlerinin iç bağıntısı, bunların birbirleriyle belirlenmeleridir. Fakat belirli bir hareketi bir başkasının izlediğini bulmakla kalmayız, belirli bir hareketin doğada gerçekleştiği koşulları oluşturarak bu hareketi başlatabileceğimizi, hatta doğada hiç bulunmayan –en azından bu biçimde– hareketleri (sanayi) bile üretebileceğimizi, ve bu hareketlere önceden belirlenmiş bir yön verebileceğimizi ve yaygınlık kazandırabileceğimizi de görürüz. Bu şekilde, insanoğlunun faaliyeti aracılığıyla, nedensellik düşüncesi, yani bir hareketin bir başkasının nedeni olduğu düşüncesi kanıtlanmış olur.[20]



Zorunlulukla tesadüf arasındaki diyalektik ilişki doğal seleksiyon sürecinde gözlenebilir. Bir organizma içindeki rastlantısal mutasyonların sayısı sonsuz büyüklüktedir. Ne var ki, özel bir çevrede bu mutasyonlardan biri organizma açısından kullanışlıdır ve korunur, diğerleri ise yok olup gider. Zorunluluk bir kez daha kendisini tesadüf aracılığıyla dışa vurur. Bir anlamda, dünya üzerinde yaşamın ortaya çıkışı bir “rastlantı” olarak görülebilir. Yaşamın ortaya çıkması için, dünyanın güneşten kesin olarak belli bir uzaklıkta bulunması ve belli bir kütleçekime ve atmosfere sahip olması gerektiği Tanrı tarafından önceden buyrulmuş bir şey değildi. Ama, bu sıralanış koşullarında, belli bir zaman diliminde, muazzam sayıdaki kimyasal reaksiyondan, yaşam kaçınılmaz olarak ortaya çıkacaktı. Bu yalnızca bizim gezegenimiz için değil, aynı zamanda benzer koşulların varolduğu –bizim güneş sistemimizde olmasa bile– sayısız başka gezegen için de geçerlidir. Ne var ki, yaşam bir kez ortaya çıktığında, artık bir rastlantı sorunu olmaktan çıkar ve kendi içsel yasalarına göre gelişir.

Bilincin kendisi herhangi bir ilâhi plandan değil, bir anlamda iki ayaklılık (dik duruş) “rastlantı”sından kaynaklandı. Bu duruş şekli elleri özgürleştirmiş ve böylece erken hominidlerin alet yapan bir hayvan olarak evrimini mümkün kılmıştır. Bu evrimsel tuhaflığın, Doğu Afrika’da maymunsu atalarımızın yurtları olan ormanları kısmen tahrip eden iklim değişikliğinin bir sonucu olması olasıdır. Bu bir rastlantıydı. Maymundan İnsana Geçişte Emeğin Rolü’nde Engels’in açıkladığı gibi, insan bilincinin üzerinde geliştiği zemin buydu. Fakat daha geniş bir anlamda, bilincin –kendisinin farkında olan maddenin– ortaya çıkışı bir rastlantı olarak değil, en basitinden daha karmaşığa doğru ilerleyen ve koşulların oluştuğu yerde kaçınılmaz olarak zeki yaşamı ve daha yüksek bilinç biçimlerini, karmaşık toplumları ve bugün uygarlık diye bildiğimiz şeyi ortaya çıkaracak olan maddenin evriminin zorunlu bir ürünü olarak değerlendirilebilir.



Altta yatan süreçleri ve nedensel ilişkileri tamamen anlaşılmayan, ve bu nedenle rastlantısalmış gibi görünen birçok olgu olabilir. Bu nedenle bu gibi olgular pratik amaçlar bakımından ancak istatistiksel olarak ele alınabilir. Ama bu “tesadüfi” olayların altında yine de nihai sonuçları belirleyen güçler ve süreçler mevcuttur. Bizler, diyalektik determinizmin hüküm sürdüğü bir evrende yaşıyoruz.



Marksizm ve Özgürlük

Diyalektik determinizmin mekanik yaklaşımla, hele kadercilikle hiçbir ortak yanı yoktur. İnorganik ve organik maddeye hükmeden yasalarla aynı biçimde insan toplumunun evrimine hükmeden yasalar da vardır. Tarih boyunca gözlemlenebilecek olan yapılar hiç de rastlantı sonucu olan şeyler değildir



Özgürlüğü kazanmak mümkün müdür? Eğer “özgür” eylem ile kastedilen, nedeni ya da belirleyeni olmayan bir şeyse, çok açıkça söylemeliyiz ki, böyle bir eylem hiçbir zaman varolmamıştır ve varolmayacaktır. Böylesi hayali “özgürlük” tümüyle metafiziktir. Hegel, gerçek özgürlüğün zorunluluğun farkına varılması olduğunu açıklamıştı. İnsanlar doğaya ve topluma hükmeden yasaları anladıkları ölçüde bu yasalara hükmetme ve onları kendi yararları için kullanma durumunda olacaklardır. İnsanlığın özgürleşebileceği gerçek nesnel temel, sanayinin, bilimin ve tekniğin gelişimi tarafından atılmıştır. İnsanın özgür gelişiminden ancak –üretim araçlarının uyumlu bir biçimde planlandığı ve bilinçli bir şekilde kontrol edildiği– akılcı bir toplumsal sistemde gerçekten söz edebilir olacağız. Engels’in sözleriyle, bu, “insanlığın zorunluluk âleminden özgürlük âlemine sıçrayışı”dır.



Özetleme: Nilüfer Tekin

12 Eylül 2011 Pazartesi

Aklın İsyanı-Marksist Felsefe ve Modern Bilim (e kitap htm)

Aklın İsyanı
Marksist Felsefe ve Modern Bilim

Alan Woods - Ted Grant

http://marksist.com/AI/aklin_isyani.htm

Pdf:
http://kutuphanebiz.blogspot.com/2008/03/akln-isyan-alan-woods-ted-grant.html

https://www.dropbox.com/s/2powrcipkeelbfc/Alan%20Woods,%20Ted%20Grant%20-%20Akl%C4%B1n%20%C4%B0syan%C4%B1.

10 Eylül 2011 Cumartesi

Materyalist Anlayışa Göre Rüya Nedir?

Rüya Arapça “görmek” demektir.

İlk insanlarda rüyanın ruhun bedenden ayrılması olduğuna, rüyada yaşanılanların gerçek olduğuna inanılıyordu. Tanrılar dönemi başladığında da tanrılardan gelen mesajlar, peygamberler için de vahiyler olduğuna inanılıyordu ama günümüzde de birçok kişi tarafından hala bunlara inanılıyor ne yazık ki. Hatta bilim otoriteleri tarafından bile, rüyaların tümüyle beyinle ilgili bir fonksiyon olup olmadığı söylenememekte, insanın bir amaçla yaratıldığı inancı gibi, rüyaların da bir amacı olduğuna inanılmaktadır. Örneğin, rüya ile ilgili özellikle günümüzdeki bilimsel makalelerde sıkça rastlandığı gibi vikipedi rüya bölümünde de rüya hakkında şöyle deniliyor:

‘’Bilime göre rüyaların biyolojik içeriği, işleyişi ve maksatları tümüyle anlaşılmış değildir. Rüyaların işleyişinin açıklanması bilimsel topluluğun genel kabulüne göre varsayımlar düzeyinden öteye pek gidememiş olup, rüyalar halen esrarını korumakta olan bir inceleme alanı kabul edilmektedir. Her ne kadar rüyalarla ilgili çeşitli varsayımlar ortaya atılmışsa da, rüyaların tümüyle beyinle ilgili bir fonksiyon olup olmadığı, kökenlerinin beynin neresi olduğu, tek bir kökenlerinin mi olduğu, yoksa beynin çeşitli kısımlarının mı sözkonusu olduğu ve zihin ya da bedenle ilgili ne gibi amaçlara yönelik oldukları bilinmemektedir.’’

Oysa rüyaların biyolojik içeriği ve işleyişi henüz tam olarak anlaşılamamış olsa da rüyalar tümüyle beynin bir fonksiyonudur ve rüyaların amacı değil, nedeni olur ancak.

Rüya ve realite

Dinsel, ruhçu idealist öğretide rüyalar bedenden ayrı bir varlığı olduğu kabul edilen ruhun yaşadığı gerçeklerdir. Bu öğretilere göre asıl dünya yaşamı bir rüyadan, bir illüzyondan ibaret olup aslolan ve ebedi olan insanın ruhsal yaşamıdır, beş duyuyla algılanan değil, beş duyu olmadan algılanan realitedir (rüyalar, öldükten sonra yaşananlar, düşünceler, tahayyül edilenler).

İdealistlere göre rüyalar, doğaüstü varlıkların rüya görenle iletişime geçmesi, ona gaipten haberler getirmesi, önceki hayatlarıyla ilgili anıların görülmesi, gelecekteki olayları göstermesi, onu uyarması gibi olaylardır.

Materyalist Görüşte Ruh ve Rüya



‘’İlk insanlar, büsbütün bilgisiz

oldukları, gerek dünya, gerek kendileri hakkında hiçbir bilgileri olmadığı, dünya üzerinde etki yaratabilmek için ancak pek güçsüz araçlardan yararlanabildikleri için, kendilerini şaşkınlığa uğratan bütün olayların sorumluluğunu, doğaüstü varlıklara yüklüyorlardı. Soydaşlarını ve bizzat kendilerini canlı gördükleri düşlerinin etkisiyle, imgelemlerinde; herkesin çifte varlığı olduğu gibi bir anlayışa vardılar. Bu çift

olma fikrinin verdiği rahatsızlık ve tedirginlikle, kendi düşüncelerinin

ve kendi duyumlarının, kendi öz bedenlerinin bir eylemi olmadığı, ama bu bedende oturan ve ölüm anında bu bedenden ayrılan ayrı bir ruhun işi olduğu düşüncesine

varmışlardır (Friedrich Engels, Ludwig Feuerbach. ve Klasik Alman Felsefesinin Sonu, Sol Yayınları, Ankara 1992, s. 20.)

(Bugün bile yabanıllarda ve aşağı barbarlarda, düşlerinde kendilerine görünen insan biçimlerinin, bir an için kendi bedenlerinden ayrılmış bulunan ruhlar oldukları yolundaki anlayış hüküm sürmektedir. Bunun içindir ki, gerçek insan, düşteki görüntüsünün bu düşleri görenlere karşı işlediği eylemlerden sorumlu tutulur. (örneğin rüyasında kendisine zarar veren kişiyi gerçek hayatta dövmeye kalkışır) Örneğin İmthurn, 1884’te Guyan yerlilerinde bunu saptamıştır.-Friedrich Engels-Ludwig Feuerbach ve Klasik Alman Felsefesinin Sonu-Sol Yay.-s.21)

‘’İlkel insanlar, önce saydam eş biçiminde ve sonra ruh biçiminde, insanın ölümünden sonra da yaşadığı ruhsal ilkeyi benimseyerek, tanrıları yarattılar.’’(Felsefenin Başlangıç İlkeleri-Georges Politzer-s.74)

‘’(…)İlk insanların soyutlamaları bilimsel bir nitelik taşımaktan uzaktı.(…) İlk insanlar gök gürültüsü ve şimşeğe tanık oldular. Bu onları korkutmuş olmalıdır, tıpkı bugün hayvanları ve insanları korkuttuğu gibi. Ama hayvanlardan farklı olarak insanlar olayın genel bir açıklamasını aradılar. Herhangi bir bilimsel bilginin yokluğunda açıklama, değişmez biçimde doğaüstü bir açıklama oldu; çekiciyle örsü döven bir tanrı. Bu tür açıklamalar bize, çocukların naif açıklamaları gibi yalnızca gülünç görünür. Ancak, o dönemde bunlar son derece önemli hipotezlerdi; insanların dolaysız deneyimden ayırt ettiği ve ondan tümüyle ayrı bir şey olarak gördüğü olayın akılcı bir nedenini bulma çabası.

Erken dinin en karakteristik biçimi animizmdir: canlı ya da cansız her şeyin bir ruhu olduğu anlayışı. Kafasını çarptığı masaya tokat atan çocukta da benzer tipte bir tepki görürüz. Aynı şekilde ilk insanlar, ve bugünkü bazı kabileler de, kesmeden önce ağacın ruhundan kendilerini affetmelerini isterler. Animizm, insanlığın kendisini hayvan dünyasından ve genelde doğadan henüz tamamen ayırmadığı bir döneme aittir. İnsanların hayvanların dünyasına olan yakınlıkları­na, atların, geyik ve bizonun modern sanatçılar tarafından bir daha asla yakalanamayacak olan bir doğallıkla resmedildikleri mağara sanatının tazeliği ve güzelliği tanıklık eder. Bu, bir daha geri getirilemeyecek olan insan soyunun çocukluk dönemiydi. Bu uzak atalarımızın psikolojisini yalnızca hayal edebiliriz. Ama paleontolojinin keşiflerini antropolojiyle birleştirerek, içinden çıktığımız dünyayı en azından taslak olarak yeniden kurmamız mümkündür.

Ruhun bedenden ayrı ve bağımsız olduğu anlayışı vahşiliğin en uzak dönemine kadar uzanır. Bunun temeli çok açıktır. Biz uyurken ruh bedeni terk edip rüyalarda gezinir. Genişletme yoluyla, ölüm ve uyku arasındaki benzerlik, ruhun ölümden sonra da varolmayı sürdürebildiği fikrine ilham vermiştir. Böylece ilk insanlar kendi içlerinde kendi bedenlerinden ayrı bir şey olduğu sonucuna vardılar. Bu, bedene komuta eden ve her türden inanılmaz şeyi, beden uyurken bile yapabilen ruhtur. Bu insanlar yine bilgece sözlerin yaşlı insanların ağzından çıktığına dikkat ederek, beden ölürken ruhun yaşamaya devam ettiği sonucuna vardılar. Göçme fikrine alışkın insanlar için ölüm, yolculuk için yiyecek ve gereçlere de ihtiyaç duyan ruhun göçü olarak görüldü.

Önceleri sabit bir mekânı olmayan ruhlar, çoğunlukla bir sıkıntıya yol açarak salt gezinti yapıyor ve yaşayanları onların huzura erdirilmesi için olağanüstü mesafelere gitmeye zorluyorlardı. İşte burada dinsel seremonilerin kökenini görüyoruz. Sonuç olarak bu ruhların yardımı dua aracılığıyla elde edilebilirdi. Bu aşamada din (büyü), sanat ve bilim ayrışmış değillerdi. Kendi çevreleri üzerinde gerçek hakimiyet kurma araçlarından yoksun olan ilk insanlar, amaçlarına doğayla büyüye dayalı bir ilişki kurarak ve böylece onu kendi iradelerine tâbi kılarak ulaşmaya çalıştılar. İlk insanların kendi ruh-tanrılarına ve fetişlerine karşı tavırları son derece pratikti. Duaların niyeti sonuç elde etmekti. Bir insan kendi elleriyle bir put yapar ve onun önünde yere kapanırdı. Ama arzu edilen sonuç gelmezse, yakarış yoluyla almayı beceremediği şeyi şiddet yoluyla çekip çıkarmak için puta lânet okur ve ona vururdu. Rüyalar ve hayaletlerin bu ilginç dünyasında, ya da bu din dünyasında, ilkel akıl, olan biten her şeyi görünmeyen ruhların işi olarak görüyordu. Her çalı ve akıntı, dost ya da düşman bir canlı yaratıktı. Her şanslı olayın, her rüyanın, ağrı ya da duyumun sebebi bir ruhtu. Dinsel açıklamalar, doğa yasalarına dair bilgi eksikliğinin bıraktığı boşluğu doldurdu. Ölüm bile doğal bir olay olarak değil, tanrılara karşı işlenmiş bir suçun sonucu olarak görüldü.

İnsan soyunun varoluşunun büyük bölümünde insanların zihinleri bu tür şeylerle dolu olmuştur. Üstelik bu yalnızca, insanların ilkel toplumlar olarak görmekten hoşlandığı toplumlarla sınırlı kalmamıştır. Aynı tür batıl inançlar biraz farklı kılıklar altında bugün de varolmayı sürdürüyorlar. Uygarlığın ince cilâsı altında, kökleri, yarı unutulmuş fakat alt edilmemiş uzak geçmişte olan ilkel akıldışı eğilimler ve fikirler gizlenmektedir. İnsanlar kendi varoluş koşulları üzerinde sıkı bir denetim kurmadıkça da, bunların kökü, nihayetinde insan bilincinden kazınmayacaktır.(Aklın İsyanı-Marksist Felsefe ve Modern Bilim-Alan Woods,TED Grant-s.18)



Rüya türleri (vikipedi)



Psikolojik kaynaklı rüyalar: Psikanalizde benimsendiği gibi, bilinçaltından kaynaklanan rüyalardır. Bunlar, genellikle heyecanlar, sıkıntılar, korkular, bastırılmış duygular vs.’den kaynaklanan rüyalardır. Ruhu ya da zihni fazlasıyla meşgul eden maddi veya manevi bir sorun, uyumadan önce konuşulan bir konu ya da görülen bir film de bu tür rüyaların görülmesine neden olabilir; ayrıca sözkonusu soruna ait bazı fikir ve imajlar, görülmekte olan diğer türden rüyaların içine zaman zaman parazit olarak kayabilirler.



Fiziksel kaynaklı rüyalar: Bunlar fiziksel ortamdan gelen, bedensel ağrı ve rahatsızlıklardan ve ses, ışık, koku gibi beş duyuyu ilgilendiren uyaranlardan kaynaklanan rüyalardır. Bir rüya deneyinde, uyuyan kimsenin burnu ve dudakları bir tüy parçasıyla rahatsız edilmiş ve akabinde, uyuyan kimse, yüzüne işkence edilerek derisinin yüzüldüğüne ilişkin bir rüya görmüştür. Bir başka deneyde uyuyan kimsenin kulağı yakınlarında iki çelik bıçak birbirine sürtülünce, denek, rüyasında tarihî bir olay sırasında kentin bütün çanlarının çaldığını görmüştür.



Kimyasal kaynaklı rüyalar: Bunlar, uyuşturucular ve ilaçlar gibi, alınmaları halinde vücudun nörofizyolojik ve kimyasal yapısında belirli değişiklikler yaratan etkenlerden doğan rüyalardır.



Bunların dışında yaratıcı rüya denilen, bir sanat eserinin, bir icadın yapılmasını ya da yeni bir kavramın doğmasını sağlayıcı ilham veren rüya vardır. Birçok sanatkar, eserlerini gördükleri yaratıcı rüyaları yaşamlarında uygulamak suretiyle meydana getirdiklerini iddia eder.

Bilinçli rüya denilen Lüsid rüyada kişi gördüklerinin ve yaşadıklarının bir rüya olduğunun farkına varmakla birlikte rüya akıp gitmeye devam eder. Lüsid rüyalar REM evresi sırasında meydana gelirler. Lüsid rüya sırasında kişi, rüya gördüğünü bilir, beş duyuyla algılamaya hemen hemen eş bir algılamaya, özgür iradeye, akla sahiptir, uyandığında hepsini hatırlayabilir, rüyasını rüya gördüğü sırada da yorumlayabilir.

Ruhçulara göre bunların dışında, doğaüstü varlıklardan haber getiren rüyalar, onlarla iletişim kurulan rüyalar, uyarıcı rüyalar, geçmiş reenkarnasyonlara ait anılarla ilgili rüyalar ve Astral seyahat denilen rüyalar vardır.(vikipedi-özet)



Rüyanın nörofizyolojisi (vikipedi-özet)



Rüyalar, fizyolojik açıdan uyku sırasındaki nöral süreçlere bir tepki ya da yanıt olarak tanımlanır, psikolojik açıdan bilinçaltının yansımalarıdır, maneviyat açısından ise en azından bazı rüyalar ya gelecek hakkında ya da başka bir konu hakkında (uyarı, yardım vs. amaçlı) haber içeren, ilahî âlemden gelen mesajlar olarak kabul edilmişlerdir.

Rüyalar konusunda rüya nörofizyolojisi psikoloji varsayımlarından birçok bakımdan ayrılır: Rüya nörofizyolojisi öncelikle rüya etkinliğinin biyokimyasal, biyolojik ve anatomik düzeyde tanımlayıcı ve işlevsel incelenmesini amaçlar. Rüya nörofizyolojisinin tanınmış öncülerinden biri Alfred Maury’dir. (1817-1892) Onun zamanına dek uyku fenomeniyle örtülü durumdaki rüyanın maddi yapısına hiçbir yaklaşımda bulunulmamıştı. Rüyaların sürekli ve periyodik olarak özel zamanlarda meydana geldiğini ve uyanmadan önceki iç ve dış uyaranlarla oluştuğuna ilişkin ilk varsayımı o ortaya atmıştır.



Bu inceleme alanı özellikle Nathaniel Kleitman ve Eugene Aserinsky’nin 1950’lerde REM evrelerini keşfetmeleriyle hız kazandı. REM uykusunu, yani uykudaki REM evresini keşfeden Aserinsky bir elektrookülogram sayesinde kaydedilebilen ve rüya evrelerine denk düşen, uykudaki "hızlı göz hareketleri" (REM) varsayımını ortaya attı. Daha sonra gözyuvarların oynadığı bu dönemlerdeki beyin dalgalarını saptamak üzere bir tür poligraf (yalan makinesi) aygıtı kullandı. Deneylerinden birinde deneğin REM döneminde olmadığı halde ağlayıp inlediğini farketti ki, bu belirtiler deneğin rüya gördüğünü doğrulamaktaydı. Aserinsky ve asistanı ses getiren bilimsel çalışmalarını 1953’te Science’ta yayımladılar. Ardından 1959’da Michel Jouvet REM evrelerinde elektroansefalograma kaydedilen dalgaların uyanık halde olunduğunda kaydedilen dalgalara benzediğine dikkat çekti ve bu özel evrelere "paradoksal uyku" adını verdi.

Aktif uyku ya da paradoksal uyku da denen REM evresinde beyin dalgaları gayet aktiftir (EEG'de beta etkinlik gözlemlenir), kas gerginliği iyice azalır, felce yakın bir kas güçsüzlüğü görülür; bu güçsüzlük yalnızca gözlerde, solunumdan sorumlu kaslarda ve kan dolaşımında görülmez. Normal bir gece uykusunda 60-90 dakikada bir başlamak üzere uykusu boyunca 4-5 kez REM dönemi yaşanır; REM evrelerinden her biri ortalama 20-25 dakika sürer ve rüyaların çoğu bu evrelerde görülür.(İlk REM evresi çok kısadır, ancak birkaç dakika sürer, fakat gece ilerledikçe sonraki REM evreleri 30 dakikanın üzerine çıkabilir.) W. Dement REM evresinde uyandırılan deneklerin % 80’inin rüyalarını hatırlamalarına karşın, uykunun "derin uyku" evresinde uyandırılan deneklerin sadece % 7’sinin rüyalarını hatırladıklarını saptadı.

Çalışmalar insan gibi çeşitli kuş ve memeli türlerinin de uykuda REM deneyimi geçirdiklerini ortaya koymuştur. Örneğin kediler, köpekler üzerindeki deneylerde de benzer sonuçlar saptanmıştır.

Fransız nörobiyolog Jouvet'ye göre rüya ne uykunun bir parçası ne de uyanıklığın bir parçası olarak ele alınabilir, bu uykudan da uyanıklıktan da farklı olan üçüncü bir bilinç halidir.

Rüya görmesi engellenen bireylerde öğrenmenin zorlaştığı ve çeşitli depresif ve psikotik tepkilerin ortaya çıktığı deneysel olarak gözlemlenmiştir.(http://tr.wikipedia.org/wiki/R%C3%BCya)

Verilen bilgi ve açıklamalardan anlaşılan rüyalar, daha çok REM evrelerinde görülmekle beraber bu evrenin dışında da görülebiliyor.

Rüyalar, ısı, ışık, ses, hareket ihtiyacı, tuvalet ihtiyacı, kaşıntı, hazımsızlık, açlık, uyuşma, ağrı, acı, vb beden dışı ve beden içi fiziksel ve kimyasal etkilerin bedenimize verdiği rahatsızlıkların uykumuzu hafiflettiği zamanlarda, ya da yeterince uyuyup uyanmaya yakın uykumuzun hafiflediği zamanlarda görülür.

Bedenimiz ve zihnimiz, az da olsa uyurken de çalışmaya devam eder, uyku hafifledikçe de çalışması artar ve bilinçlenir. Derin uykudayken, uyanıkken çalışan bölümler bir çeşit rölantiye geçerek, bedenin hayati fonksiyonunun durmamasını sağlayan soluk alma gibi refleks bölümleri devreye girer. Rölanti, zararlı maddelerin azaltılması, protein sentezinin artması, hücrelerin gelişimi, onarımı ve yenilenmesi gibi olaylarla bedenin kendini onarması, temizlemesi, tazelemesi, dinlenmesi ve enerji kazanması sürecidir. (Uyumayan ya da az uyuyan hayvanlar da buna yakın bir rölantiye geçerek bedenlerini dinlendirebilirlerve hayvanlar da rüya hatta kabus görürler)



Kabus gören Köpek videosu:



http://www.dailymotion.com/video/x8moox_kabus-goren-kopek-gorenleri-yoke-et_animals


Bu süreçte örneğin, nasıl uyanıkken bir süre hareketsiz kaldıktan sonra en azından bir pozisyon değiştirme ihtiyacı hissedersek uyurken de ara ara en azından bu ihtiyacı hissederiz ve sonunda beden refleksif uyarılmalarla kendi kendini uyarır. Bu uyarılar sonucu derin uykumuz hafifler ve beynimiz uyanıkken olduğu gibi olmasa da ona yakın çalışmaya başlar ve rüya görürüz. Ama hala uyuduğumuz ve bilincimiz tam yerinde olmadığı için rahatsızlıklarımız, beynimizde kayıtlı olanlarla karışabilir ve bilincimizin açıklık düzeyine göre anlamlı ya da anlamsız rüyalar görürüz. Rüyaların karmaşıklığında zihnin kendi karmaşıklığı da etkili olabilir. Derin uykudayken, göz hareketlenmesi esnasında ya da göz hareketlenmesi olmadan rüya görsek bile hatırlamayız genellikle. Bedenin ihtiyacı karşılandıktan bir süre sonra tekrar derin uykuya dalarız ve bu birkaç kez tekrarlanır. Beden uykusunu aldıkça uyku hafifler, rüya görme süresi uzar ve daha bilinçli ve hatırlanır hale gelir. En uzun, bilinçli ve hatırlanır rüyalar uyku süresinin sonunda görülenlerdir.

Uyku süresi sonundaki uykuyla uyanıklık arası olduğumuz bu durumlarda rüya görmek ile bilinçli düşünmeyi karıştırabilir, rüya mı görüyoruz yoksa düşünüyor muyuz anlayamayabiliriz. Bu sırada beden ve zihin yeterince dinlenmiş ve bilinç yeterince açılmışsa ve rüyada, uyanıkken öğrenilenler açık bir şekilde tekrar görülüyorsa bir kez daha pekişmiş olur. Yaratıcı rüya denilen, bir sanat eserinin, bir icadın yapılmasını ya da yeni bir kavramın doğmasını sağlayıcı ilham veren rüyalar da bilinçli rüya denilen bu evrede görülebilir ama bu tamamen zihnin kendi ürünüdür, doğaüstü bir gücün ürünü değildir.

Birçok insan rüyada gördüklerimizin gerçekleştiğine inanır. Oysa bunlar yalnızca tesadüfler ve bizim yakıştırmalarımızdır. İnsanlar gerçekleşmeyen rüyaların gerçekleşmiş gibi görünen rüyalardan kat kat fazla olduğuna dikkat etmezler.

Rüyayı astral seyahat olarak görenler de rüyaları, ruhun bedenden ayrılması olarak görenlerdir. Bunlar rüyalarında ruhlarının gezintiye çıktığını sanırlar, oysa gerçekte gezinen ya da gördükleri kendi düşünceleridir.

Rüyalar, sadece çocukluk çağlarındaki cinselliğe, başka etkileyici olaylara dayalı bilinçaltındaki olayların veya daha sonraki bazı saklı istek, arzu, korku ve kaygıların, bastırılmış ihtiyaç, anı ve duyguların su yüzüne çıkması, ya da sadece günlük olayların tekrar gözden geçirilmesi değil, bunların hepsini birden kapsar. Tıpkı uyanıkken olduğu gibi, uykudayken de geçmiş, şimdi ya da gelecekle ilgili duygu, düşünce, hayallerimiz, umutlarımız aklımıza gelir ve rüyalarımızı yönlendirir.

Rüyalar, insanın içinde bulunduğu psikolojik durumunu yansıttığı için psikolojik sağlığını da yansıtabilir. Bilinçaltına itilen olaylar, rüyalarda da genelde bilinçaltında kalırlar ama bazen tıpkı sarhoşken insanın kendini yeterince kontrol edememesi gibi uykunun hafiflediği evrede bilinç yeterince kontrol edilemediğinden bilinç düzeyine çıkabilir ama net olarak değil çeşitli simgeler halinde çıkabilir. Bu yüzden, bunlar yorumlanarak, kişinin psikolojik rahatsızlıklarının teşhisi ve tedavisinde rüyalarından yararlanılabilir.

Rüyaları Azaltmak için Ne Yapmalı?

Kötü rüyalar görenler, rüya görmek istemeyenler rahat bir uyku uyuyabilmek için yukarıda bahsedilen uykuyu bozucu etkenlerle ilgili gerekli şartları yerine getirmelidirler. Rahat bir yatak, sıcak ya da soğuk gelmeyen normal bir ısı, herhangi bir hastalık ya da rahatsızlık ve gürültü olmaması gerekir.

Ayrıca rüyaları azaltmak için insan için gerekli olan günlük 7 saat civarı uyku süresini aşıp daha fazla uyumaya çalışmamak gerekir. Çünkü bu süreden sonra uyku hafiflemeye ve çok daha fazla rüya görülmeye başlanır.

Rüya görmemenin ve rahat bir uyku uyumanın en önemli koşulu ise yatarken sıvı tüketmemeye çalışmak ve tuvalete gitmeden uyumamaktır. Çünkü uykuyu en çok bölen ve rüya gördüren etken tuvalet ihtiyacıdır.Yatmadan önce fazla sıvı alındığında gece boyunca tuvalet ihtiyacı ara ara uykuyu böler ve bu esnada rüya görülür, geceki rüyalaruyku derin olduğu için genellikle hatırlanmaz, ama sabaha yakın uyku süresi sonuna doğru uyku hafiflemeye başladığından tuvalet ihtiyacı da fazlalaştığından daha sık uykuyu böler ve bol bol rüya görülür ama tuvalet ihtiyacını giderip tekrar yatıldığında normal uyku süresini aşan bir süre daha uyunabilir ve rüyasız uyunabilir.



Yeterli bir uyku günlük verimi artırır, yetersiz uyku da verimi düşürebilir. Verimi artıran rüya görme değil, rüya görebilecek kadar yeterli uyumadır. Verimi düşüren ve depresif, psikotik tepkilere neden olan da rüyanın engellenmesi, kesintiye uğramasıyla rüya görememe değil, yetersiz uyku ve uykunun bölünmesidir.

Uyuyamayanlar Ne Yapmalı?

Uyuyamayanlar önce bedensel rahatsızlık veren etkenleri kontrol etmelidirler. Uykuya dalabilmek için düşünmeyi bırakmaya çalışmak gerekir, beyin derin düşüncelerden kurtulamadığı sürece uykuya dalmak da zorlaşır, çünkü beyin her iki işi birden yapamaz.

Bunun dışında açlık da uykuyu önleyen en önemli etkenlerdendir, bu yüzden hep söylenilegelenin tam tersi uyumadan önce birşeyler yenip açlık giderilmelidi, çünkü yemekle uyku arasında büyük bir bağlantı vardır. ''Yemeğin rahatsız etmemesi ve rahat uyumak için, yemek, yatmadan en az iki saat önce yenmeli'' denir, oysa gerçekler bunun tersini göstermektedir. Dikkat edilirse karınlarını doyuran hayvanlar uyurlar, insanlar yemek yediklerinde bir ağırlık ve uyku bastırır, açken ise uyuyamaz, açken çok daha zor uykuya dalar. Bu yüzden uyuyamama durumunda, daha kolay uykuya dalmak ve rahat uyumak için ağır, rahatsız edici ve çay, kahve gibi uyku açıcı yiyecek ve içecekler olmamak şartıyla bir şeyler yemelidir, uyku getirici yiyecek ve içecekler olusa çok daha kolay uykuya dalınabilir, örneğin yoğurt, sirke gibi mayalı yiyecek ve içecekler atıştırarak yatmanın uykuya dalmaya ve rahat uyumaya büyük faydası olacaktır.



Sonuç olarak rüyaların psikolojik etkilerinin ve mesajlarının dışında doğaüstü bir mesajı olmadığı gibi rüya görüp görmemenin bir yararı ya da zararı ve doğaüstü ya da evrimsel bir amacı da yoktur, ancak nedenleri vardır. Rüyalar, gaipten mesajlar değil, zihin faaliyetinin uyku bölündüğünde ve hafiflediğinde zihinde kayıtlı olanların, iç ve dış etkilerle karışmasıdır yalnızca.


Nilüfer Tekin

1 Ağustos 2011 Pazartesi

Büyük Patlama (Big Bang) Modeline Eleştiriler, İtirazlar



Plazma Evren Modeli Özgür Akarsu

1. Bölüm
2.Bölüm


Büyük Patlama ve Evrenin Doğası-Çetin Bal-Denizli



Büyük Patlamaya Karşı Bildiri Rennan Pekünlü



Evren Modelleri Üzerine Tartışma

Kurumsal Evren-Bilim ve Parçacık Fiziğinin Eleştirisi

Yazan : Doç Dr. Rennan Pekünlü



Aklın İsyanı/Marksist Felsefe ve Modern Bilim-Büyük Patlama

9.Büyük Patlama



Yoksa Büyük Patlama Hiç Olmadı mı?



Büyük Patlama Asla Olmadı-Eric  J. Lerner (kitap)


Büyük Patlama'ya Alternatif: Plazma Evren
Evrim Ağacı


Sonsuz ve Başlangıçsız Evren Modeli: Büyük Patlama Hiç Yaşanmadı Mı?





30 Temmuz 2011 Cumartesi

BÜYÜK PATLAMA (teorinin eleştirisi)-Aklın İsyanı/Marksist Felsefe ve Modern Bilim-Alan Woods, Ted Grant


Kozmoloji

Diyalektik düşünmeye alışkın olmayan birçok insan için sonsuzluk fikrini kabul etmek zordur. Sonsuzluk fikri, her şeyin bir başlangıcının ve sonunun olduğu günlük nesnelerin sonlu dünyasıyla o denli uyuşmazlık içindedir ki, garip ve açıklanamaz bir şey olarak görünür. Dahası, bu fikir belli başlı dünya dinlerinin birçoğunun öğretileriyle de uyuşmaz. Antik dinlerin birçoğunun kendi Yaratılış Efsaneleri vardı. Ortaçağ Yahudi alimleri Yaratılış tarihini İ.Ö. 3760 olarak belirlemişlerdi ve gerçekten de Yahudi takvimi bu tarihten başlar. 1658’de, Piskopos Ussher evrenin İ.Ö. 4004’te yaratıldığını hesapladı. 18. yüzyıl boyunca evrenin en fazla altı ya da yedi bin yaşında olduğu düşünüldü.
Fakat –diye itiraz edebilirsiniz– 20. yüzyıl biliminin bütün bu Yaratılış efsaneleriyle hiçbir ortak yanı yoktur! Modern bilimsel yöntemlerle evrenin boyutlarının ve kökeninin tam bir tablosunu elde edebiliriz. Ne yazık ki iş bu kadar basit değil. Birincisi, muazzam ilerlemelere rağmen gözlemlenebilir evren hakkındaki bilgimiz, bize bilgi sağlayan en büyük teleskopların, radyo sinyallerinin ve uzay sondalarının gücüyle sınırlıdır. İkincisi ve daha da önemlisi, bu sonuçların ve gözlemlerin, genellikle salt mistisizmi andıran son derece spekülatif bir şekilde yorumlanma tarzıdır. Yaratılış Efsanesi (“Büyük Patlama”) ve onun ayrılmaz refakatçisi olan Kıyamet Günü (“Büyük Çatırtı”) âlemine gerçekten geri döndüğümüz şeklinde yaygın bir izlenim var.
Teleskobun icadıyla birlikte, teknolojinin gelişimi evrenin sınırlarını yavaş yavaş hep daha uzağa itti. Aristoteles ve Ptolemaios zamanından beri insanların aklını kuşatan kristal küreler ve dahası Ortaçağ dini önyargılarının ilerleme yoluna diktiği tüm diğer engeller sonunda yıkıldı.
1755’te Kant, “ada evrenler” olarak adlandırdığı uzak yıldız kümelerinin varlığını öngördü. Buna rağmen 1924 gibi geç bir tarihte bile, tüm evrenin, yalnızca 200.000 ışık yılı çapında olduğu ve –kendi galaksimiz ve iki komşu galaksi olmak üzere– sadece üç galaksiden oluştuğu tahmin ediliyordu. Daha sonra Amerikalı kozmolog Edwin Powell Hubble, Wilson dağında 100 inçlik yeni teleskobunu kullanarak, Andromeda Bulutsusunun kendi galaksimizin çok daha dışında olduğunu gösterdi. Sonra, ondan daha uzak olan başka galaksiler keşfedildi. Kant’ın “ada evrenler” hipotezinin doğruluğu ispat edildi. Böylece evren –insanların beyninde– hızla “genişledi” ve daha uzak nesneler keşfedildikçe daha da genişlemeye devam etti. Bugün, 200.000 ışık yılı şöyle dursun, evrenin on milyarlarca ışık yılından daha geniş olduğu düşünülüyor ve zamanla bugünkü hesaplamaların bile yeterli büyüklüğe hiçbir şekilde yaklaşmadığı görülecektir. Çünkü evren, Cusa’lı Nicolas ve diğerlerinin düşündüğü gibi sonsuzdur. İkinci Dünya Savaşından önce evrenin yaşının sadece iki milyar yıl olduğu düşünülüyordu. Bu öngörü Piskopos Ussher’ınkinden biraz daha iyidir. Ancak yine de umutsuz derecede yanlıştır. Bugün büyük patlamacılar arasında evrenin tahmini yaşıyla ilgili şiddetli bir tartışma yürüyor. Buna daha sonra döneceğiz.
Büyük patlama teorisi gerçekten de bir Yaratılış Efsanesidir (tıpkı ilk Tekvin kitabı gibi). Büyük patlama teorisi evrenin yaklaşık 15 milyar yıl önce meydana geldiğini söyler. Bu teoriye göre, bundan önce ne evren, ne madde, ne uzay ve ne de zaman vardı. O patlama anında, evrendeki tüm maddenin tek bir noktada yoğunlaşmış olduğu varsayılır. Büyük patlama hayranlarının bir tekillik olarak kabul ettiği bu görünmez nokta, daha sonra öyle bir güçle patladı ki, derhal bütün evreni doldurdu ve bunun sonucu olarak evren halen genişlemeye devam ediyor. Bu arada, “zamanın başladığı” an da bu idi. Bunun bir çeşit şaka olup olmadığını merak edecek olursanız bunu aklınızdan çıkarın. Büyük patlama teorisinin anlattığı şey tam da budur. Adlarının arkasında uzun harf dizileri olan üniversite profesörlerinin büyük çoğunluğunun gerçekten inandığı şey budur. Bilim çevrelerinin bir kesiminin yazılarında mistisizme doğru kayışın en açık delilleri mevcuttur. Son yıllarda, en son evren teorilerinin popüler açıklaması maskesi altında, özellikle büyük patlama sözde teorisiyle bağlantılı olarak her türlü dini düşüncenin kaçakçılığını yapmaya teşebbüs eden bir bilim kitapları seli görmekteyiz.
New Scientist (7 Mayıs 1994) “Başlangıçta Patlama Vardı” başlıklı bir makale yayınladı. Bu makalenin yazarı Colin Price, bir bilimci olarak eğitim almış ve çalışmıştı, ama şimdi bağımsız bir cemaat papazıdır. Şunu sorarak başlar: “Büyük patlama teorisi kutsal kitaba bu kadar mı ait? Veya başka bir şekilde ifade edelim, Yaratılış hikâyesi bu denli bilimsel mi?” Ve kendinden emin bir iddiayla bitirir: “Hiç kimse büyük patlama hikâyesini Tekvin kitabının ilk iki bölümünün yazarlarından daha iyi takdir edemezdi.” Bay Price’ın kuşkusuz dili sürçerek de olsa kesin bir doğrulukla büyük patlama hikâyesi olarak tanımladığı şeyin arkasında yatan mistik felsefenin tipik bir örneğidir bu.
Doppler Etkisi
1915’te, Albert Einstein genel görelilik teorisini ileri sürdü. Bundan önce yaygın evren görüşü, Sir Isaac Newton tarafından 18. yüzyılda geliştirilen klasik mekanik modelden türetilmişti. Newton’a göre evren birtakım değişmez hareket yasalarına uyarak tıkır tıkır işleyen muazzam büyüklükte bir saat mekanizması gibiydi. Boyutları sonsuzdu, ama özde değişmeyen bir evrendi. Bu evren görüşü tüm diyalektik olmayan, mekanik teorilerin kusurlarından nasibini almıştı. Statikti.
1929’da Edwin Hubble yeni bir güçlü teleskop kullanarak, evrenin daha önce düşünüldüğünden çok daha büyük olduğunu gösterdi. Üstelik, daha önce gözlemlenmemiş bir olguyu da fark etti. Işık, hareket eden bir kaynaktan gözümüze geldiğinde frekansında bir değişim olur. Bu durum, tayf (spektrum) renkleriyle ifade edilebilir. Bir kaynak bize doğru yaklaşırken, bu kaynaktan çıkan ışığın frekansının, tayfın yüksek frekans tarafına (mor renge) doğru kaydığını görürüz. Kaynak bizden uzaklaştığındaysa, tayfın düşük frekans tarafına (kırmızı renge) doğru bir kayma görürüz. İlk defa Avusturyalı Christian Doppler tarafından geliştirilen ve onun ardından “Doppler Etkisi” olarak adlandırılan bu teorinin astronomiye büyük katkıları vardı. Yıldızlar, gözlemcilere karanlık bir zemin üzerindeki bir ışık deseni olarak görünür. Birçok yıldızın tayfının kırmızıya doğru bir kayma gösterdiğini fark eden Hubble’ın gözlemleri, galaksilerin, uzaklıklarıyla doğru orantılı bir hızla bizden uzaklaşmakta olduğu fikrini doğurdu. Hubble evrenin genişlediğini düşünmemiş olsa da, bu yasa Hubble Yasası olarak tanındı.
Hubble, kırmızıya kayma ile galaksilerin görünen parlaklıklarıyla ölçülen uzaklıkları arasında karşılıklı bir ilişkinin [korelasyon] olduğunu gözlemledi. O dönemde gözlemlenebilen en uzak galaksilerin saniyede 25.000 mil hızla uzaklaşmakta oldukları ortaya çıktı. 1960’larda 200 inçlik yeni teleskobun gelişiyle birlikte, saniyede 150.000 mil hızla uzaklaşan çok daha uzak nesneler keşfedildi. “Genişleyen evren” hipotezi bu gözlemlerin üzerinde inşa edilmişti. Üstelik, Einstein’ın genel görelilik teorisinin “alan denklemleri” bu fikre uydurulabilecek bir tarzda yorumlanabilirdi. Bunun uzantısı olarak, eğer evren genişlediyse, geçmişte daha küçük olması gerekirdi. Sonuç, evrenin tek bir yoğun madde çekirdeği olarak başlamış olması gerektiği hipoteziydi. Aslında bu Hubble’ın fikri değildi. Rus matematikçisi Alexander Friedmann tarafından 1922’de ortaya atılmıştı. Daha sonra George Lemaître ilk defa 1927’de “kozmik yumurta” fikrini ileri sürdü. Diyalektik materyalizm açısından, sürekli bir denge durumunda, ebediyen değişmez, kapalı bir evren fikri açıkça yanlıştır. Bu nedenle, böylesi bir evren görüşünün terk edilmesi şüphesiz ileri bir adımdı.
Hubble ve Wirtz’in gözlemleriyle Friedmann’ın teorilerine hatırı sayılır bir destek verilmiş oluyordu. Bu gözlemler evrenin ya da en azından evrenin gözlemleyebildiğimiz kısmının genişlediğinin işareti gibi görünüyordu. Buna, evrenin, eğer uzayda sonluysa, zamanda da sonlu olması gerektiğini –bir başlangıcı olması gerektiğini– kanıtlamaya çalışan Belçikalı rahip Georges Lemaître tarafından el konuldu. Böyle bir teorinin Katolik kilisesine getireceği yararlar her türlü şüphenin ötesindedir. Bu teori, geçmişte bilim tarafından yüz kızartıcı şekilde evrenden kovulduktan sonra, şimdi Kozmik Ju-ju Man olarak muzaffer bir dönüşe hazırlanan Yaratıcı fikrine kapıları ardına kadar açar. “Lemaître’in teorisinin temel güdüsünün, kendi fiziğini, Kilisenin hiçlikten yaratılış öğretisiyle uzlaştırma ihtiyacı olduğunu daha o zamandan anlamıştım” diyordu yıllar sonra Hannes Alfvén.[1] Lemaître daha sonraları Papalık Bilim Akademisinin yöneticisi yapılarak ödüllendirildi.
Teori Nasıl Evrildi
“Büyük patlama teorisinden” bahsetmek aslında doğru değildir. Gerçekte, her biri başı dertten kurtulmayan en azından beş farklı teori vardır. Birincisi, görmüş olduğumuz gibi, 1927’de Lemaître tarafından ileri sürüldü. Bu teori, kısa sürede bir dizi farklı temelde çürütüldü: genel görelilik ve termodinamikten türetilen hatalı sonuçlar, kozmik ışınlar ve yıldızların evrimi hakkında yanlış teoriler vb. İtibarını kaybeden teori, İkinci Dünya Savaşından sonra yeni bir biçim altında George Gamow ve diğerleri tarafından yeniden canlandırıldı. Büyük patlamadan kaynaklanmış olabilecek çeşitli olguları –maddenin yoğunluğu, sıcaklık, radyasyon düzeyleri vb.– açıklamak için Gamow ve diğerleri tarafından birtakım (yeri gelmişken, bir parça bilimsel “yaratıcı muhasebecilikten” yoksun olmayan) hesaplar yapıldı. George Gamow’un parlak yazım tarzı, büyük patlamanın, popüler hayal gücünü ele geçirmesini sağladı. Teori bir kez daha, beklenmedik biçimde ciddi sorunlarla yüz yüze geldi.
Sadece Gamow’un modelini değil, onun ardından gelen Robert Dicke ve diğerlerinin “salınan evren” modelini de geçersiz kılan birçok tutarsızlıklar bulunmuştu. Robert Dicke’in “salınan evren” modeli, evreni sonu olmayan bir döngüde salındırarak, büyük patlamadan önce ne olduğu sorununu halletmeye dönük bir girişimdi. Ancak Gamow önemli bir öngörüde bulunmuştu; böyle muazzam bir patlama, geride büyük patlamanın uzaydaki bir çeşit yankısı olarak “fon ışıması” şeklinde bir iz bırakmalıydı. Bu kehanet, birkaç yıl sonra teoriyi yeniden canlandırmak için kullanıldı.
Başından beri bu fikre karşı olanlar vardı. 1928’de Thomas Gold ve Hermann Bondi, bir alternatif olarak, daha sonra Fred Hoyle tarafından popülerleştirilen “kararlı durum”u ileri sürdü. Genişleyen evreni kabul eden bu yaklaşım, evreni “maddenin hiçlikten aralıksız yaratılışı” olarak açıklamaya çalıştı. Bu durumun her an gerçekleşmekte olduğu, ancak bugünkü teknolojiyle fark edilemeyecek kadar yavaş bir hızla ilerlediği farzedildi. Bunun anlamı, evrenin esas olarak hep aynı kaldığıydı, bu nedenle teorinin adı “kararlı durum” teorisi oldu. Böylece sorun daha beter bir hal aldı. “Kozmik yumurta”dan hiçlikten yaratılmış maddeye! İki rakip teori on yıl boyunca yumruklaşıp durdu.
Birçok ciddi bilimcinin, Hoyle’ın maddenin hiçlikten yaratıldığı hakkındaki inanılmaz görüşünü kabul etmeye hazır olması gerçeğinin bizzat kendisi kesinlikle şaşırtıcıdır. Sonuçta bu teorinin yanlış olduğu görüldü. Kararlı durum teorisi evrenin zamanda ve uzayda homojen olduğunu varsaymıştı. Eğer evren bütün zamanlar boyunca “kararlı durumda” ise, radyo dalgaları yayan bir cismin yoğunluğunun sabit olması gerekirdi, çünkü uzayda ne kadar ileri doğru bakarsak zamanda o kadar geriyi görürüz. Fakat gözlemler durumun bu olmadığını gösterdi; uzayda ne kadar ileri bakıldıysa, radyo dalgalarının şiddeti o kadar büyüyordu. Bu kesin olarak evrenin sürekli değişim ve evrim halinde olduğunu kanıtladı. Her daim aynı değildi. Kararlı durum teorisi yanlıştı.
1964’te ABD’de iki genç gökbilimci, Arnas Penzias ve Robert Wilson’ın uzaydaki fon ışımasını keşfiyle birlikte kararlı durum teorisi öldürücü bir darbe aldı. Bu hemen, büyük patlamanın Gamow tarafından öngörülen “artçı yankısı” olarak kabul edildi. Yine de çelişkiler vardı. Radyasyonun sıcaklığının Gamow’un öngördüğü gibi 20 ºK veya halefi P. J. E. Peebles’ın öngördüğü gibi 30 ºK değil, sadece 3,5 ºK olduğu anlaşıldı. Bu sonuç göründüğünden daha da kötüdür. Çünkü bir alandaki enerji miktarı sıcaklığın dördüncü kuvvetiyle orantılı olduğundan, gözlenen radyasyonun enerjisi öngörülen miktardan aslında birkaç bin kat daha azdı.
Robert Dicke ve P. J. E. Peebles teoriyi Gamow’un bırakmış olduğu yerden ele aldılar. Dicke, Einstein’ın kapalı evren fikrine geri dönülebilirse, büyük patlamadan önce ne olduğuna ilişkin hassas sorunu halletmenin el altında hazır bulunan bir yolu olduğunu fark etti. Bu takdirde, evrenin belli bir zaman boyunca genişlediği, daha sonra tek bir noktaya (bir “tekillik”) veya ona benzer bir şeye çöktüğü, ve ondan sonra tekrar genişleme durumuna sıçradığı ileri sürülebilirdi, tıpkı bir çeşit sonsuz kozmik pingpong oyunu gibi. Sorun, Gamow’un, evrenin enerjisini ve yoğunluğunu, kapalı bir evren oluşturmak için gerekli olandan farklı seviyelerde hesaplamış olmasıydı. Gamow’un hesaplarında, evrenin yoğunluğu aşağı yukarı bir metreküp uzay başına iki atom kadardı; ve büyük patlamanın kalıntılarını temsil ettiği varsayılan fon ışımasının öngörülen sıcaklığıyla ifade edilen enerji yoğunluğu da, 20 ºK idi, yani mutlak sıfırın 20 derece üstündeydi. Aslında Gamow bu rakamları büyük patlamanın ağır elementler ortaya çıkardığını kanıtlamak için saptamıştı, ki bugün hiç kimse bunu kabul etmiyor. Bu nedenle Dicke bu rakamları bir kenara atıverdi ve kendi kapalı evren teorisine uyacak yeni ve aynı derecede keyfi rakamlar seçti.
Dicke ve Peebles, evrenin radyasyonla, en başta da 30 ºK sıcaklığındaki radyo dalgalarıyla dolu olması gerektiğini öngörmüşlerdi. Sonraları Dicke, kendi grubunun 10 ºK’lik bir sıcaklık öngörüsünde bulunmuş olduğunu iddia etti, ki bu rakam onun yayınlanmış eserlerinin hiçbirinde mevcut değildi ve üstelik bu haliyle bile gözlenen sonuçlardan hâlâ yüz kat fazlasını ifade ediyordu. Bu durum, evrenin Gamow’un düşünmüş olduğundan çok daha dağınık ve daha az kütleçekime sahip olduğunu gösterdi, bu da büyük patlama için gerekli enerjinin nereden kaynaklandığı temel sorununu kızıştırdı. Eric Lerner’in işaret ettiği gibi:
“Penzias-Wilson keşfi, Peebles-Dicke modelini doğrulamak şöyle dursun, kapalı salınım modelini açıkça geçersiz kıldı.”[2] Böylece büyük patlamanın standart model olarak bilinen üçüncü bir versiyonu ortaya çıktı; sürekli genişleyen açık bir evren.
Fred Hoyle bazı ayrıntılı hesaplamalar yaptı ve büyük patlamanın sadece helyum, döteryum ve lityum gibi (son ikisi gerçekten oldukça nadirdir) hafif elementler ortaya çıkarabileceğini ilân etti. Eğer evrenin yoğunluğu aşağı yukarı sekiz metreküpte bir atom ise, bu üç hafif element miktarının gözlemlenen gerçek miktarlara oldukça yakın olması gerektiğini hesapladı. Bu şekilde, teorinin eski teorilere hiç benzemeyen yeni bir versiyonu ileri sürüldü. Bu, artık ne Lemaître’in kozmik ışınlarından ne de Gamow’un ağır elementlerinden bahsediyordu. Bunun yerine öne sürülen kanıt, mikrodalga fon ışıması ve üç hafif elementti. Fakat bunların hiçbiri büyük patlamanın kesin kanıtlarını oluşturmaz. Mikrodalga fon ışımasının son derece düzgün oluşu esaslı bir sorundu. Fondaki sözde düzensizlikler o kadar küçüktür ki, gözle görünenden çok daha fazla madde (ve bundan dolayı çok daha fazla kütleçekim) varolmadığı sürece, bu dalgalanmaların galaksilere büyüyecek zamanı olmayacaktır
Başka sorunlar da vardı. Zıt yönlerde uçuşan bu madde kırıntılarının hepsi birden nasıl olmuştu da aynı sıcaklığa aynı anda ulaşmayı başarmıştı (“ufuk” sorunu)? Teorinin yandaşları evrenin sözde kökenlerini, bir matematiksel mükemmellik modeli olarak, tümüyle kusursuz bir düzenlilikte, Lerner’ın sözcükleriyle “özellikleri saf akla uygun düşen simetri Cenneti” kadar düzenli bir model olarak sunarlar. Fakat bugünkü evren kusursuz ölçüde simetrik olmaktan başka her şeydir. Düzensiz, çelişkili ve “topak topak”tır. Evren hiç de Cambridge’de hakkında güzel denklemlerin yazıldığı şey değildir! Sorunlardan biri, büyük patlamanın neden düzgün bir evren ortaya çıkarmadığıdır? Neden ilk basit madde ve enerji uzaya uçsuz bucaksız bir gaz ve toz bulutu olarak düzgün bir biçimde yayılmadı? Neden bugünkü evren bu kadar “topak topak”tır? Bütün bu galaksiler ve yıldızlar nereden geldi? Yani A’dan B’ye nasıl geçtik? Erken evrenin saf simetrisi bugün gözümüzün önündeki düzensiz evreni nasıl ortaya çıkardı?
“Şişme” Teorisi
Bu ve diğer sorunlardan kurtulmak için Amerikalı fizikçi Alan Guth “şişen evren” teorisini geliştirdi (bu düşüncenin, kapitalist dünyanın enflasyon* krizinden geçmekte olduğu 1970’lerde ileri sürülmesi tesadüfi değildir). Bu teoriye göre, sıcaklık o denli hızla düşmüştü ki, farklı alanların ayrışması için ya da farklı taneciklerin oluşması için hiç zaman kalmamıştı. Farklılaşma ancak daha sonraları, evren daha da genişlediğinde meydana geldi. Büyük patlamanın en son versiyonu budur. Bu versiyon, büyük patlama anında evrenin, her 10–35 saniyede büyüklüğünü ikiye katladığı üstel bir genişlemeden (bu nedenle “şişme”adı verilir) geçtiğini iddia eder. “Standart model”in daha eski versiyonları tüm evreni bir greyfurt boyutuna sıkıştırılmış olarak tahayyül ederken, Guth daha iyisini yaptı. O, evrenin bir greyfurt gibi başlamadığını, bir hidrojen atomu çekirdeğinden milyarlarca kez daha küçük olabileceğini hesapladı. Bu takdirde, ilk hacminin 1090 katı bir büyüklüğe (bu da 1’den sonra 90 tane sıfır demektir) erişene kadar inanılmaz bir hızla –saniyede 300.000 kilometre olan ışık hızından defalarca kat fazla– genişleyebilirdi!
Bu teorinin içeriğine bir bakalım. Bu teori de diğer büyük patlama teorilerinin hepsi gibi, evrendeki bütün maddenin tek bir noktada yoğunlaştığı hipotezinden yola çıkar. Buradaki temel hata, evrenin gözlemlenebilir evrene eşit olduğunun, ve maddenin içinden geçtiği tüm farklı evreleri, dönüşümleri ve farklı durumları hesaba katmaksızın evrenin tüm tarihini lineer bir süreç olarak yeniden kurmanın mümkün olduğunun tasavvur edilmesidir.
Diyalektik materyalizm evreni Einstein ya da Newton gibi statik veya sürekli “denge” durumunda bir varlık olarak değil, sonsuz bir varlık olarak kavrar. Madde ve enerji yaratılamaz veya yok edilemez; periyodik patlamaları, genişleme ve daralmaları, itme ve çekmeleri, hayat ve ölümü içeren sürekli bir hareket ve değişim süreci içindedir. Bir veya birçok büyük patlama düşüncesi aslında olmayacak bir şey değildir. Buradaki sorun bambaşka bir şeydir; sorun, gözlemlenmiş kesin bir olgunun (Hubble’ın kırmızıya kayışı gibi) mistik bir yorumu ve evrenin yaratılışı hakkındaki dini fikirleri bilimin içine arka kapıdan sokma girişimidir.
Öncelikle, evrendeki tüm maddenin “sonsuz yoğunluğa” sahip tek bir noktada yoğunlaşmış olması gerektiği düşünülemez. Bunun ne anlama geldiğinde net olalım. İlkin, sonlu bir uzaya sonsuz miktarda madde ve enerji koymak imkânsızdır. Sadece soruyu ortaya atmak bile onu yanıtlamak için yeterlidir. “Ah! der büyük patlamacılar, fakat evren, Einstein’in genel görelilik teorisine göre sonsuz değil, sonludur.” Eric Lerner kitabında Einstein’ın denklemlerinin sonsuz sayıda farklı evreni mümkün kıldığına işaret eder. Friedmann ve Lemaître birçok denklemin genişleyen evren sonucuna çıktığını gösterdi. Ancak hiçbir surette bu denklemlerin hepsi bir “tekillik” durumunu ima etmez. Yine de Guth ve ortaklarının dogmatik bir biçimde ileri sürdükleri varyant budur.
Evrenin sonlu olduğunu kabul etsek bile, “tekillik” düşüncesi bizi açık bir şekilde hayali nitelikte sonuçlara götürür. Görebildiğimiz evrenin ufak bir köşesini evrenin tümü olarak ele alırsak –ki bu hiçbir mantıksal ve bilimsel temeli olmayan keyfi bir kabuldür– her biri yaklaşık 100 milyar ana yıldız (bizim güneşimiz gibi) silsilesi içeren, 100 milyardan fazla galaksiden bahsediyoruz demektir. Guth’a göre, bu maddenin hepsi tek bir protondan daha küçük bir yerde yoğunlaşmış durumundaydı. Madde, saniyenin trilyonda birinin trilyonda birinin trilyonda birinin milyarda biri kadar bir sürede, trilyon kere trilyon kere trilyon derece sıcaklığındayken, sadece tek bir alan ve sadece bir çeşit tanecik etkileşimi vardı. Evren genişleyip sıcaklık düştükçe, farklı alanların, ilk basitlik durumundan “yoğunlaşmış” olduğu farz edilir.
Böylesi eşi benzeri görülmemiş bir genişlemeyi harekete geçirecek enerjinin nereden geldiği sorunu ortaya çıkar. Bu bilmeceyi çözmek için Guth, bazı teorik fizikçiler tarafından varlığı öngörülen, ancak en küçük bir deneysel kanıta bile sahip olmayan, her yerde ve her zaman hazır bulunduğu varsayılan bir kuvvet alanına (“Higgs alanı”) başvurdu. Eric Lerner şu yorumda bulunur:
Guth’un teorisinde, bir boşluk içinde bulunan Higgs alanı, gerekli tüm enerjiyi hiçlikten –ex nihilo– üretir. Onun ortaya koyduğu şekliyle evren, Higgs alanının lütfettiği büyük bir “bedava öğle yemeği”dir.[3]
Karanlık madde?
Büyük Patlama hipotezinin başı her derde girdiğinde, taraftarları onu terk etmek yerine, onu desteklemek için yeni ve daha da keyfi kabullerde bulunarak sadece kale direklerinin yerini değiştirirler. Örneğin, teori evrende belli miktarda maddeyi gerektirmektedir. Eğer evren, modelin öngördüğü gibi 15 milyar yıl önce yaratıldıysa, görünmez “karanlık madde”nin yardımı olmaksızın, gözlemlediğimiz maddenin Samanyolu gibi galaksiler halinde bir araya gelmesi için aslında yeterince zamanı olmayacaktı. Büyük patlama kozmologlarına göre, büyük patlamadan galaksilerin oluşması için evrende, kütleçekim yasası nedeniyle evrenin genişlemesine nihai bir son verecek yeterli miktarda madde olması gerekir. Her uzay metreküpünde yaklaşık olarak on atomluk bir yoğunluk anlamına gelir bu. Gerçekteyse, gözlemlenebilir evrende varolan madde miktarı aşağı yukarı on metreküpte bir atomdur, yani teori tarafından öngörülen miktardan yüz kat daha az.
Kozmologlar evrenin yoğunluğunu, genişlemeyi durdurmak için gerekli olan yoğunluğun bir kesri olarak ifade etmeye karar verdiler. Bu kesre omega adını verdiler. Böylece eğer omega 1’e eşitse, genişlemeyi durdurmak için bu yeterli olacaktır. Maalesef, gerçek oranın 0,01 veya 0,02 civarlarında olduğu gözlemlendi. Gerekli olan maddenin yaklaşık olarak %99’u nasıl olduysa “kaybolmuştu”. Bu bilmeceyi nasıl çözmeli? Çok basit. Mademki teori, maddenin oracıkta olmasını gerektiriyor, omega değeri keyfi bir biçimde 1’e yakın tutulur ve sonra kayıp madde için çılgın bir araştırmaya girişilir. Büyük patlamanın karşılaştığı ilk sorun galaksilerin kökenleriydi. Son derece düzgün bir fon ışıması nasıl olur da böyle “topak topak” düzensiz bir evreni ortaya çıkarabilirdi? Radyasyondaki sözde “dalgalanmaların” (anizotropiler), madde yığınlarının oluşumunun bir yansıması olduğu, ilk galaksilerin de bu yığınların etrafında birleştikleri varsayıldı. Ancak, durumun gösterdiğinden daha fazla madde ve dolayısıyla daha fazla kütleçekim varolmadıkça, gözlemlenen düzensizlikler galaksilerin oluşumundan sorumlu tutulamayacak kadar küçüktü. Kesin söylemek gerekirse, olması gereken madde miktarının %99’u ortalarda görünmüyordu.
“Soğuk karanlık madde” fikrinin işe karıştığı yer burasıdır. Şimdiye kadar hiç kimsenin bu şeyi görmediğini anlamak önemlidir. Bunun varlığı, teorideki utanç verici bir deliği tıkamak için, sadece on yıldan biraz daha uzun bir zaman önce ileri sürüldü. Evrenin sadece %1 veya 2’si gerçekten görülebildiğinden dolayı, geri kalan %99 veya daha fazlasının, hiçbir şekilde radyasyon yaymayan, karanlık ve soğuk bir görünmez maddeden ibaret olduğu varsayıldı. Böyle garip tanecikler, yapılan on yıllık bir araştırmadan sonra, gözlenmemiş olmaya devam ediyorlar. Ancak yine de bunların teoride merkezi bir yeri vardır, çünkü teori onların varlığını gerektirir.
Çok şükür, gözlemlenebilir evrendeki madde miktarını oldukça doğru bir şekilde hesaplamak mümkündür. Bu, her on metreküp uzay için aşağı yukarı bir atomdur. Bu, büyük patlama teorisinin gerektirdiğinden yüz kat daha az bir miktardır. Fakat gazetecilerin söylemekten hoşlandığı gibi, gerçeklerin iyi bir hikâyeyi bozmasına izin vermeyin! Eğer evrende teoriyle bağdaşacak kadar madde yoksa, o zaman oralarda bir yerde göremediğimiz müthiş miktarda madde olmalıdır. Brent Tully’nin ifade ettiği gibi, “ne zaman yeni bir gözlem yapılsa yeni bir teorinin ortaya çıktığını görmek rahatsız edicidir.”
Bu aşamada büyük patlamanın savunucuları, parçacık fizikçileri şahsında Yedinci Süvari Birliğinden yardım istemeye karar verdiler. Yerine getirmek üzere çağrıldıkları görev John Wayne’in bütün kahramanlıklarını tamamen gölgede bırakır. Onun yapması gereken şey, taş çatlasın, Kızılderililer tarafından kaçırılan talihsiz kadın ve çocukları bulmaktı. Fakat kozmologlar “iç uzay”ın esrarlarını araştırmakla meşgul olan meslektaşlarını yardıma çağırdıklarında, istekleri biraz daha hırslıydı. Onlardan, evrenin düşüncesizce “ortadan kaybolan” % 99’unu veya daha fazlasını bulmalarını istediler. Bu kayıp maddeyi bulamadıkları sürece denklemleri tutmayacak ve evrenin başlangıcı hakkındaki standart teorinin başı belâya girecekti!
Büyük Patlama Asla Olmadı adlı kitabında Eric Lerner, sonuçları bilimsel dergilerde yayınlanmış olan ve karanlık madde fikrini tamamen reddeden bir dizi gözlemin hepsini ayrıntılarıyla açıklar. Tüm kanıtlar açıkça ortada olmasına rağmen büyük patlama taraftarları hâlâ, Galileo’nun teorilerinin doğruluğunu test etmek için teleskopla bakmayı reddeden bilgiç profesörler gibi davranmaya devam ediyorlar. Karanlık madde varolmalıdır, çünkü bizim teorimiz bunu gerektirir!
Lerner şöyle diyor:
Bilimsel bir teorinin testi, öngörülerin ve gözlemlerin birbirleriyle uyuşmasıdır ve büyük patlama teorisi bu sınavı geçememiştir. Evrende 20 milyar yıldan daha yaşlı ve 150 milyon ışık yılından daha uzak hiçbir nesnenin olamayacağı öngörüsünde bulunur. Fakat böyle nesneler vardır. Böylesine büyük ölçekteki evrenin, düzgün ve homojen olması gerektiğini söyler. Fakat evren böyle değildir. Teori, etrafımızda gördüğümüz galaksilerin mikrodalga fonda açıkça görülen ufacık dalgalanmalardan meydana gelmesi için, görünen maddeden yüz kat daha fazla karanlık maddenin olması gerektiğini söyler. Karanlık maddenin varlığına dair hiç bir kanıt yoktur. Ve eğer karanlık madde yoksa, teori hiçbir galaksinin oluşamayacağını söyler. Ama yine de galaksiler oracıktadırlar, tüm gökyüzüne yayılmışlardır. Ve bizler de onlardan birinde yaşıyoruz.[4]
Alan Guth büyük patlamaya yapılan itirazlardan bazılarını bertaraf etmekte başarılı oldu, fakat teorinin şu ana kadar görülen en hayali ve keyfi versiyonunu ileri sürerek... “Karanlık madde”nin ne olduğunu söylemedi, fakat sadece kozmologlara onun teorik gerekçesini sağladı. Gerçek önemi, kozmoloji ve parçacık fiziği arasında o zamandan beri süregelen bağlantıyı kurmasıydı. Sorun, teorik fiziğin genel eğiliminin, tıpkı kozmolojideki gibi, ileri sürdüğü teorilerin doğruluğunu kanıtlamak için, pratikte test edilebilecek çok az öngörüde bulunarak, giderek artan ölçüde a priori matematiksel kabullere başvurmakta oluşudur. Ortaya çıkan teoriler daha da keyfi ve hayali bir niteliğe sahiptir, ve genellikle bilim-kurgudan başka hiçbir şeyle ortak yanları yokmuş gibi görünür.
Aslına bakarsanız, kozmolojinin yardımına koşan parçacık fizikçilerinin kendilerine ait bolca sorunları vardı. Alan Guth ve diğerleri, doğada küçük ölçekte işleyen üç temel kuvveti –elektromanyetizma, zayıf etkileşim kuvveti (radyoaktif bozunmaya sebep olur) ve güçlü etkileşim kuvveti (çekirdeği bir arada tutar ve nükleer enerjinin serbest bırakılmasından sorumludur)– birleştirecek, Büyük Birleşik Teoriyi (BBT)* keşfetmeye çalışıyorlardı. Yüz yıl önce, elektriğin ve manyetizmanın bir ve aynı kuvvet olduğunu kanıtlayan Maxwell’in başarısını tekrarlamayı umuyorlardı. Parçacık fizikçileri de, içine düştükleri zorlukların cevabını göklerde bulma umuduyla, kozmologlarla bir ittifaka girmeyi çok istiyorlardı. Gerçekte bütün yaklaşımları aynıydı. Gözleme yok denecek kadar az başvurarak, kendilerini bir dizi matematiksel modele ve genellikle saf spekülasyondan yalnızca bir adım ötedeki bütünüyle keyfi kabullere dayandırdılar. Her biri diğerinden daha inanılmaz olan teoriler bol miktarda ve hızlı bir biçimde ortaya çıkmıştı. “Şişme” teorisi bunların hepsinin bir karışımıdır.
İmdada Yetişen Nötrino
Büyük patlama taraftarlarının kendi konumlarına sımsıkı sarılmaktaki kararlılığı genellikle en gülünç perendeleri atmalarına yol açıyor. Kayıp “soğuk karanlık madde”nin % 99’unu boş yere araştırırken, evrenin sonsuza kadar genişlemesini önlemek için teorinin gerektirdiği niceliklere benzer bir şey bulamadılar. 18 Aralık 1993’te New Scientist, Evren Sonsuza Kadar Genişleyecek başlıklı bir makale yayınladı. Burada “Cepheus takımyıldızındaki bir grup galaksinin birkaç ay önce düşünüldüğünden çok daha az görünmez madde ihtiva ettiği” ve Amerikalı gökbilimcilerin eskiden ileri sürdüğü iddiaların “hatalı analizlere dayandığı” itiraf edildi. Araştırmalara harcanan yüz milyonlarca doları bir tarafa bıraksak bile işin ucunda bilimsel şöhret yatıyordu. Acaba bu gerçeğin büyük patlamayı bu denli bağnazca savunmakla bir bağlantısı olabilir miydi? Her zamanki gibi, görmek istediklerini gördüler. Gerçekler teoriye uygun olmak zorundaydı!
Teorinin hayatta kalması için varlığı zorunlu olan “soğuk karanlık madde”yi bulmaktaki açık başarısızlık, bilim çevrelerinin daha sorgulayıcı kesimlerinde rahatsızlığa neden oluyordu. Zamanımızın Bir Çılgınlığı mı? manidar başlığıyla 4 Haziran 1994’te yayınlanan New Scientist’in başyazısı, karanlık madde fikriyle Viktorya döneminin gözden düşmüş “eter” kavramını –ışık dalgalarının uzayda yol almasına aracı olduğuna inanılan, görünmez bir ortam– karşılaştırıyordu:
Görünmezdi, her yerde, her an hazır ve nazırdı ve 19. yüzyılın sonlarında her fizikçi ona inanırdı. Fizikçilerin ışığın içinde yayıldığı ortam olduğunu düşündükleri eterdi bu, ama bu düşüncenin bir hayalet olduğu ortaya çıktı. Sesten farklı olarak, ışığın, içinde yayılacağı bir ortama ihtiyacı yoktur.
Bugün, 20. yüzyılın sonlarında, fizikçiler Viktorya dönemindeki meslektaşlarıyla görülmedik ölçüde benzer bir durumdadırlar. Bir kez daha görünmez, her yerde ve her an hazır ve nazır bulunan bir şeye bel bağlıyorlar. Bu kez söz konusu olan karanlık maddedir.
Bu noktada ciddi bir bilimcinin teoride temelden yanlış bir şeylerin olup olmadığını kendisine sorması beklenir. Aynı başyazı şöyle devam ediyor:
Kozmolojide serbest parametreler bir yangın gibi her tarafı sarıyor. Eğer gözlemler teoriye uymuyorsa, kozmologlar basitçe yeni değişkenler eklemekten mutlu görünüyorlar. Teoriyi sürekli yamamakla, bazı Büyük Fikirlerin üzerinden atlıyor olabiliriz.
Gerçekten de öyle. Ama “gerçeklerin” engel olmasına izin vermeyin. Şapkasından tavşan çıkaran bir sihirbaz gibi, birden bire nötrinoyu keşfettiler!
Atomaltı bir parçacık olan nötrino, Hoffmann tarafından “varlıkla yokluk arasında kararsız dalgalanma” olarak tarif edilir. Diyalektiğin diliyle söylemek gerekirse, “Vardır ve yoktur.” Böyle bir olgu, bir şey ya kendisidir ya da değildir şeklinde kategorik bir iddia öne süren özdeşlik yasasıyla nasıl bağdaştırılabilir? Kuantum mekaniği tarafından tanımlanan atomaltı parçacıklar dünyasında her adımda tekrar ortaya çıkan bu gibi ikilemlerle karşılaşıldığında, genellikle, nötrinonun kütlesiz ve yüksüz bir parçacık olduğu düşüncesi gibi formülasyonlara başvurma eğilimi vardır. Hâlâ birçok bilimci tarafından savunulan ilk düşünce, nötrinonun kütlesinin olmadığıydı ve elektrik yükü kütlesiz varolamayacağına göre bunun kaçınılmaz sonucu nötrinonun her ikisine de sahip olmadığıydı.
Nötrinolar son derece küçük parçacıklardır ve bu nedenle saptanmaları zordur. Nötrinonun varlığı ilk defa, çekirdekten yayılan taneciklerin toplam enerji miktarındaki bir açığı izah etmek amacıyla ileri sürülmüştü. Belli bir enerji miktarı kaybolmuş görünüyordu ve bunun nereye gittiği açıklanamıyordu. Enerjinin korunumu yasası enerjinin ne yaratılabildiğini ne de yok edilebildiğini ifade ettiğinden, bu olgunun başka bir açıklamaya ihtiyacı vardı. İdealist fizikçi Niels Bohr, 1930’da enerjinin korunumu yasasını terk etmeye oldukça hazır görünmesine rağmen, bunun için biraz erken olduğu ortaya çıktı! Aradaki fark, daha önce bilinmeyen bir parçacığın keşfedilmesiyle açıklanmıştı: nötrino.
Güneş çekirdeğinde 15 milyon santigratlık bir sıcaklıkta oluşan ve ışık hızıyla hareket eden nötrinolar güneş yüzeyine üç saniyede ulaşırlar. Katı maddenin içinden görünüşe bakılırsa onu hiç etkilemeksizin geçerek seller halinde evrene akarlar. Nötrinolar o kadar küçüktürler ki, dünyanın içinden dümdüz geçip giderler. Bu ele avuca gelmez tanecikler o kadar ufaktırlar ki, maddenin diğer biçimleriyle olan etkileşimleri de asgari düzeydedir. Dünyanın içinden ve hatta katı kurşunun içinden bile hiçbir iz bırakmadan geçebilirler. Aslında siz bu satırları okurken bile vücudunuzdan trilyonlarca nötrino geçiyor. Bir tanesinin vücudunuzda takılı kalabilme ihtimali ihmâl edebilecek kadar az olduğundan endişe etmenize gerek yok. Bir nötrinonun 100 ışık-yılı kalınlığındaki katı kurşunun içinden geçebileceği, soğurulma olasılığının ise yalnızca % 50 olduğu hesaplanmıştı. Bunca zaman saptanamamış olmasının nedeni de budur. Aslında, ne kütlesinin ne de yükünün olmadığı düşünülen ve 100 ışık yılı kalınlığındaki kurşunun içinden geçebilen bu kadar küçük bir parçacığın nasıl olup da saptanabildiğini hayal etmek zordur. Fakat saptanmıştır.
Öyle görünüyor ki, bazı nötrinolar bir inç kurşunun onda biriyle durdurulabiliyorlar. 1956’da, Amerikalı bilimciler ustaca bir deneyle bir anti-neutrinoyu yakalamayı başardılar. Ondan sonra 1968’de her ne kadar bugünkü teorilerin öngördüğü miktarın sadece üçte biri kadar olsa da, güneşten gelen nötrinolar keşfedildi. Şüphesiz nötrino, hemen saptanamayacak özelliklere sahipti. Son derece küçük olması göz önüne alınırsa, şaşırtıcı değildi bu. Fakat, maddenin en temel özelliklerinden yoksun bir madde biçimi olduğu fikri açıkça çelişkiliydi. Nihayet, sorun tamamen farklı iki merkez tarafından çözüme bağlanmış gibi gözüküyor. İlkin, nötrinonun kâşiflerinden biri olan Frederick Reines, 1980’de, bir deneyde nötrino salınımının varlığını keşfettiğini ilân etti. Bu deney, nötrinonun bir kütleye sahip olduğunu gösterebilirdi, fakat Reines’ın sonuçları kesin sonuçlar olarak değerlendirilmedi.
Ne var ki, tamamen farklı bir deney yapan Sovyet fizikçileri, elektron-nötrinolarının 40 elektron volt civarında bir kütlesi olduğunu gösterdiler. Bu miktar, bir protonun kütlesinin 2000’de biri olan bir elektronun kütlesinin bile sadece 13.000’de biri kadar olduğundan, nötrinonun uzun süre kütlesinin olmadığına inanılması hemen hemen hiç şaşırtıcı değildir.
Son günlere kadar, bilimsel kuruluşların genel görüşü, nötrinonun ne kütlesinin ne de yükünün olmadığıydı. Bugün, birdenbire fikirlerini değiştirdiler ve aslında nötrinonun kütlesi olduğunu –ve üstelik epey bir kütlesinin olduğunu– ilân ettiler. Bu, Aziz Paul’un Şam’a giderken atından düşmesinden bu yana yaşanan en şaşırtıcı değişimdir! Aslında böylesi yersiz bir acele, bu mucizevi değişimin arkasındaki güdüler hakkında ciddi şüpheler uyandırmalıdır. Acaba, “soğuk karanlık madde” hakkında bilgi toplamaktaki apaçık başarısızlıkları yüzünden umutsuz bir duruma düştüler de, sonunda nötrinoya geri dönmeye mi karar verdiler? İnsan Sherlock Holmes’in Dr. Watson’a ne söylemiş olabileceğini ancak hayal edebilir!
Parçacık araştırmaları alanındaki muazzam ilerlemelere rağmen mevcut durum belirsizdir. Yüzlerce yeni parçacık keşfedilmiştir, ancak şimdiye kadar Mendeleyev’in kimya alanında yaptığı gibi, belli bir düzen getirmeye muktedir tatmin edici hiç bir genel teori yoktur. Şu anda doğanın temel kuvvetlerini dört başlık altında gruplandırarak birleştirme çabası vardır, bu kuvvetlerin her biri farklı bir düzeyde işlev görür: Kütleçekim, elektromanyetizma, “zayıf” ve “güçlü” nükleer kuvvetler.
Kütleçekim, yıldızları, gezegenleri ve galaksileri bir arada tutarak kozmolojik ölçekte işler. Elektromanyetizma, atomları birbirine bağlayarak molekülleri oluşturur, güneşten ve yıldızlardan gelen fotonları taşır ve beynin sinapslarını harekete geçirir. Güçlü kuvvet, atom çekirdeğindeki proton ve nötronları bir arada tutar. Zayıf kuvvet, radyoaktif bozunma sırasında kararsız atomların dönüşümünde kendini gösterir. Sözü edilen son iki kuvvetten her ikisi de sadece çok küçük bir alanda kendini gösterir. Ne var ki, bu düzenlemenin konu hakkında söylenebilecek son sözü söylediğini varsaymak için hiçbir neden yoktur, hatta bir bakıma keyfi bir görüştür.
Bu kuvvetler arasında büyük farklılıklar vardır. Kütleçekim madde ve enerjinin bütün biçimlerine etkirken, güçlü kuvvet sadece bir parçacık sınıfına etki eder. Ancak kütleçekim kuvveti, güçlü nükleer kuvvetten yüz milyon kere trilyon kere trilyon kere trilyon kat daha zayıftır. Daha da önemlisi, neden kütleçekim kuvvetine zıt bir kuvvetin olmaması gerektiği pek açık değildir, oysa elektromanyetizma hem pozitif hem de negatif elektriksel yük olarak kendini açığa vurur. Einstein’ın çözmeye uğraştığı bu sorun, evrenin doğası hakkındaki tüm tartışmalarda hayati bir öneme sahiptir ve halen çözülmeyi beklemektedir. Her bir kuvvet, neredeyse yirmi farklı parametreden oluşan farklı denklem kümeleriyle açıklanır. Bu denklemler sonuç verir, fakat hiç kimse nedenini bilmez.
Büyük Birleşik Teoriler (“BBT”ler) denen teoriler, evrenin evriminde maddenin yalnızca geçici bir evre olabileceği fikrini ileri sürerler. Ne var ki, BBT’lerin protonların bozunumu konusunda yaptığı öngörünün doğrulanmamış olması, en azından BBT’lerin en basit versiyonunu geçersiz kılmaktadır. Kendi keşiflerine bir anlam kazandırma çabasıyla bazı fizikçiler, “süper simetri” teorileri (“SUSY”ler) gibi, çok daha esrarengiz ve olağanüstü teorilere giriştiler. Bu teoriler, evrenin başlangıçta dörtten fazla boyuta sahip olduğu iddiasındadır. Bu görüşe göre evren, örneğin on boyutta başlamıştır, fakat maalesef bunların dördü hariç hepsi büyük patlama sırasında çökmüş ve bugün fark edilmeyecek kadar küçük bir hale gelmiştir.
Görünüşe göre bu nesneler, saf uzaydan yoğunlaşan madde ve enerji kuantası olduğu varsayılan atomaltı parçacıkların bizzat kendisidir. Böylece, evrenin temel olgularını açıklamak için yürüttükleri boş çabaların içinde bir metafizik spekülasyondan diğerine sürüklenip duruyorlar. Süper simetri, evrenin mutlak bir mükemmellik durumuyla başladığını varsayar. Stephen Hawking’in sözleriyle, “erken evren daha basitti ve çok daha çekiciydi, çünkü çok daha basitti.” Bazı bilimciler bu tür mistik spekülasyonları estetik nedenlerle haklı çıkarmaya bile çalışıyorlar. Mutlak simetrinin güzel olduğu farzedilmektedir. Böylece, kendimizi bir kez daha Platon idealizminin sığ atmosferinde buluruz.
Gerçekte, doğa mutlak simetriyle karakterize edilemez, çelişkilerle, düzensizliklerle, büyük felâketlerle ve süreklilikteki ani kırılmalarla doludur. Bizzat hayatın kendisi bu iddianın kanıtıdır. Her canlı sistemde, mutlak denge ölüm anlamına gelir. Burada gözlemlediğimiz çelişki insanlığın düşünce tarihi kadar eskidir. Bu, düşüncenin “mükemmel” soyutlamalarıyla, gerçek maddi dünyayı karakterize eden zorunlu düzensizlikler ve “kusurlar” arasındaki çelişkidir. Bütün sorun, güzel olsun ya da olmasın matematiğin soyut formüllerinin, kesinlikle gerçek doğa âlemini lâyıkıyla temsil etmemesi gerçeğinden kaynaklanır. Böyle bir şeye inanmak birincil önemde bir yöntem hatasıdır ve kaçınılmaz olarak yanlış sonuçlar çıkarmamıza yol açar.
Sürekli Baş Ağrıları ya da Hubble Sıkıntısı
Bugün, büyük patlama taraftarları arasında evrenin tahmini yaşı konusunda şiddetli bir tartışma yürüyor. Aslında, bütün “standart model” bir kriz içinde. Bilimin en saygın insanlarının, herkesin gözü önünde centilmence olmayan bir dille birbirlerine saldırdığı gülünç bir manzarayla karşılaşıyoruz. Ve tüm bu tartışmalar Hubble sabiti denilen şey üzerinde dönüp duruyor. Bu, evrende nesnelerin hangi hızda hareket ettiğini ölçen bir formüldür. Evrenin yaşını ve boyutlarını keşfetmek isteyenler için büyük bir öneme sahiptir. Sorun şurada ki, kimse bu sabitin ne olduğunu bilmiyor!
Edwin Hubble, galaksilerin uzaklaşma hızının bize olan uzaklıklarıyla doğru orantılı olduğunu ileri sürdü; yani ne kadar uzaklarsa, o kadar hızlı hareket ederler. Hubble yasasında bu, v (hız) = H x d (uzaklık) olarak ifade edilir. Bu denklemdeki “H” Hubble Sabiti olarak bilinir. Bunu hesaplamak için, iki şeyi bilmemiz gerekir: Belli bir galaksinin uzaklığını ve hızını. Hız kırmızıya kayışla hesaplanabilir. Fakat galaksiler arasındaki uzaklık bir cetvelle ölçülemez. Aslında, böylesi muazzam uzaklıkları ölçebilen güvenilir bir alet yoktur. Ve güçlük de burada yatar! Uzmanlar Hubble Sabitinin gerçek değeri konusunda bir fikir birliğine varamıyorlar, tıpkı geçenlerde Channel Four’daki bir TV programının komik bir şekilde açığa çıkardığı gibi:
Michael Pierce diyor ki, Hubble Sabiti hiç şüphesiz 85’tir. Gustaf Tamman 50, George Jacoby 80, Brian Schmidt 70, Michael Rowan Robinson 50 ve John Tonry ise 80 olduğunu iddia ediyor. 50 ile 80 arasındaki fark çok gibi görünmeyebilir, fakat Evrenin yaşı açısından çok önemlidir bu. Eğer Hubble yüksek bir sayıysa, gökbilimciler en önemli teorilerinin çürütüldüğü bir süreçte olabilirler.
Bunun önemi şudur ki, “Hubble” ne kadar büyükse, nesneler o kadar hızlı hareket ederler ve geçmişte büyük patlamanın gerçekleştiği düşünülen an o kadar yakındır. Son yıllarda, galaksilerin uzaklığını ölçmek için yeni teknikler uygulandı ve bu da gökbilimcileri eski hesaplarını en baştan gözden geçirmeye sevk etti. Hubble Sabiti hesaplamaları sürekli daha büyük değerleri beraberinde getirdiğinden, bu durum bilim çevreleri içinde büyük bir şaşkınlık uyandırdı. Son hesaplar evrenin yaşını sadece 8 milyar yıl olarak saptar. Bu ise, evrenden daha yaşlı yıldızların varolduğu anlamına gelir! Bu çok göze batan bir çelişkidir, üstelik diyalektik bir çelişki değil, bütünüyle saçma bir çelişkidir.
Aynı kitapçıkta aktarılan bir pasajda, Carlos Frank şu yorumu yapıyor:
Şu halde, Hubble Sabiti ve evrenin yoğunluğu ölçümlerinin ortaya çıkardığı gibi, eğer yıldızların yaşının evrenin genişleme yaşından daha büyük olduğu anlaşılıyorsa, o zaman ortada gerçek bir kriz vardır. Geriye sadece tek bir seçenek kalır: Evren modelinin dayandırıldığı temel kabulleri bir tarafa atmalısınız. Bu takdirde büyük patlama teorisinin dayandığı temel kabullerin bazılarını, belki de hepsini bir tarafa bırakmalısınız.[5]
Gerçekte, büyük patlama teorisini doğrulayan neredeyse hiçbir deneysel kanıt yoktur. Bu teoriyi desteklemek için yapılan çalışmaların çoğu, çapraşık ve anlaşılması zor matematiksel formüllere dayanan bütünüyle teorik bir niteliğe sahiptir. Birçok akademik şöhretin üzerine inşa edildiği bu teoriyi her ne pahasına olursa olsun korumak amacıyla kale direklerinin yeri sürekli değiştirilerek, önyargıya dayalı “büyük patlama” şemasıyla gözlemlenebilir kanıtlar arasındaki çok sayıda çelişki örtbas edilmektedir.
Bu teoriye göre, evrende 15 milyar yıldan daha yaşlı hiçbir şey olamaz. Ancak bu önermeyle çelişen kanıtlar vardır. 1986’da Havai Üniversitesinden Brent Tully, hemen hemen bir milyar ışık yılı uzunluğunda, üç yüz milyon ışık yılı genişliğinde ve yüz milyon ışık yılı kalınlığında büyük galaksi yığınları (“süper kümeler”) keşfetti. Böyle muazzam nesnelerin oluşması için, 80 ilâ 100 milyar yıl geçmesi gerekirdi, yani “büyük patlamacıların” izin verdiğinden dört ya da beş kat daha uzun bir süre. O zamandan beri, bu gözlemleri doğrular nitelikte başka sonuçlar da elde edilmiştir.
New Scientist (5 Şubat 1994), Massachusetts Teknoloji Enstitüsünden Charles Steidel ve Pasadena’daki California Teknoloji Enstitüsünden Donald Hamilton’ın bir galaksiler kümesinin keşfi hakkındaki raporunu yayınladı, bu rapor büyük patlama teorisi açısından büyük bir anlama sahip:
Böyle bir kümenin keşfi, evrenin kütlesinin büyük bir bölümünün gezegenler ve kara delikler gibi soğuk, karanlık nesnelerin içinde olduğunu varsayan soğuk karanlık madde teorileri açısından büyük bir sorun anlamına gelir. Bu teoriler erken evrendeki materyallerin “aşağıdan yukarıya” doğru kümelendiğini ileri sürerler, yani ilk önce galaksiler oluşmuş ve ancak ondan sonra bu galaksiler galaksi kümeleri oluşturmak üzere bir araya gelmişlerdir.
Gökbilimcilerin ilk tepkisi, her zamanki gibi, münasebetsiz gerçeklerin üstesinden gelmek için teoriye çeki düzen vererek, “kale direklerinin yerini değiştirmeye” başvurmaktır. Baltimore Uzay Teleskobu Bilim Enstitüsünden Mauro Giavalisco, “soğuk karanlık madde teorisine ince bir ayar çekerek, 3,4’lük bir kırmızıya kayıştaki ilk galaksi kümesinin doğumunu açıklamanın mümkün olduğuna inanır. Fakat bir uyarıda bulunur. «Eğer 3,5’lik bir kırmızıya kayışa sahip on küme bulmuş olsaydınız, soğuk karanlık madde teorilerini öldürmüş olurdunuz.»”
Bu muazzam kümelerden sadece on tane değil çok daha fazlasının olduğunu ve bunun da zamanla keşfedileceğini daha şimdiden doğru kabul edebiliriz. Ve bunlar da, gözlemlenebilir evrenin sınırlarının çok daha ötesine yayılan ve sonsuzluğa ulaşan bütün maddelerin sadece önemsiz bir oranını temsil edecektir. Maddi evrene bir sınır çekmeye dönük tüm girişimler başarısızlığa mahkûmdur. Madde hem atomaltı ölçekte, hem de zaman ve uzayda sınırsızdır.
Büyük Çatırtı ve Süper Beyin
“Dies irae, dies illa
Solvet saeclum in favilla.”
(Celano’lu Thomas, Dies Irae)
(“O gün, kıyamet günü,
küllere dönüştürecek evreni.”
–Ortaçağ Kilisesinden bir ölüm ilâhisi.)
Onlar, evrenin başlangıcı hakkında hemfikir olmadıkları gibi, nasıl son bulacağı konusunda da anlaşamıyorlar, kötü bir şekilde son bulacağı konusunda hepsinin hemfikir olması hariç! Bir düşünce ekolüne göre, genişleyen evren er geç kütleçekim kuvveti nedeniyle bir durma noktasına ulaşacak, ardından her şey kendi üzerine çökerek bir “büyük çatırtı”ya yol açacak ve sonunda hepimizi başladığımız yere, kozmik yumurtanın içine geri götürecek. Öyle değil! diye bağırır büyük patlamacıların başka bir ekolü. Kütleçekim bunu yapabilecek kadar güçlü değildir. Evren aslında, hiçliğin kara gecesinde yitip gidene dek, sonsuzca genişlemeye ve “içecek bir çorbası bile olmayan Augustus” gibi incelmeye devam edecektir.
On yıllar önce, Ted Grant, diyalektik materyalizm yöntemini kullanarak hem evrenin kökenleri hakkındaki büyük patlama teorilerinin, hem de Fred Hoyle ve H. Bondi tarafından ileri sürülen alternatif kararlı durum teorisinin çürüklüğünü gösterdi. Ardından, maddenin (hiçlikten) sürekli oluşumuna dayanan kararlı durum teorisinin yanlış olduğu görüldü. Büyük patlama teorisi böylece hükmen “kazandı”, ve bugün bile bilimsel çevrelerin çoğunluğu tarafından savunulmakta. Diyalektik materyalizm açısından, “zamanın başlangıcı” veya “maddenin yaratılışı” hakkında konuşmak son derece saçmadır. Zaman, uzay ve hareket, maddenin ne yaratılabilen ne de yok edilebilen varoluş tarzıdır. Evren maddeyi ve (aynı şey demek olan) enerjiyi sürekli olarak değiştirerek, hareket ettirerek, evrimleştirerek her zaman varolmuştur. Maddi evrene bir “başlangıç” ve “son” bulmaya dönük her girişim kaçınılmaz olarak başarısızlığa uğrayacaktır. Peki evrenin kaderine dair Ortaçağ görüşüne bu tuhaf geri dönüş nasıl açıklanmalı?
Toplumda, politikada ve ekonomide işleyen süreçlerle bilimin gelişmesi arasında doğrudan nedensel bir bağlantı (bağlantı ne otomatik ne de doğrudandır, çok daha karmaşık bir ilişkidir) aramak anlamsızken, bazı bilimcilerin evrenin geleceğine ilişkin kötümser bakış tarzının da bir rastlantı olmadığı ve toplumun bir çıkmaza girdiği genel kanısıyla bir şekilde ilişkili olduğu sonucuna karşı çıkmak da o ölçüde zordur. Dünyanın sonu yakındır. Bu yeni bir olgu değildir. Aynı kader yüklü bakış tarzı Roma İmparatorluğunun çöküşü döneminde ve Ortaçağın sonunda da mevcuttu. Her seferinde, dünyanın bir sona yaklaştığı fikri, belirli bir toplumsal sisteminin tükenmiş olduğu ve yok olma noktasında bulunduğu gerçeğini yansıttı. Yakın olan dünyanın sonu değil, köleliğin ve feodalizmin çöküşüydü.
Nobel Ödülünü kazanan Steven Weinberg’in İlk Üç Dakika adlı eserinden alınan aşağıdaki pasaja bakalım:
İnsanların, evrenle özel bir ilişkimiz olduğuna, insan hayatının ilk üç dakikaya uzanan bir tesadüfler zincirinin neredeyse gülünç bir sonucu olmadığına, bir biçimde en başından itibaren tuğla üstüne tuğla konularak inşa edildiğimize inanmaları neredeyse karşı konulmaz bir düşünüştür. Bunu yazarken, tesadüfen, Wyoming üzerinde uçan ve San Francisco’dan Boston’a giden 30.000 fit yükseklikteki bir uçağın içindeyim. Aşağıda, yeryüzü çok yumuşak ve rahat görünüyor; şurada burada tüy gibi yumuşak bulutlar, güneş batarken pembeye dönüşen kar, bir kentten diğerine, ülkenin bir tarafından öbür tarafında yayılan yollar. Tüm bunların azgın derecede düşman bir evrenin sadece ufak bir parçası olduğunun farkına varmak çok zor. Bugünkü evrenin tarif edilemez tuhaflıktaki bir ilk koşuldan evrimleştiğini ve gelecekte sonsuz bir soğukta veya dayanılmaz bir sıcakta yok oluşla karşı karşıya bulunduğunu kavramak daha da zor. Evren ne kadar anlaşılır görünüyorsa, o kadar anlamsızlaşıyor. [6]
Büyük patlama teorisinin dine ve her türlü mistik düşünceye nasıl kapı araladığını gördük. Bilim ve mistisizm arasındaki farkı bulandırmak, zamanı 400 yıl geri döndürmektir. Toplumun bugünkü akıldışı ruh halinin bir yansımasıdır. Ve bu yaklaşım her zaman değişmez bir biçimde baştan aşağı gerici tabiatlı sonuçlara varır. İlk bakışta belirsiz ve alakâsız görünen bir soruyu ele alalım: “Protonlar bozunur mu?” Söylemiş olduğumuz gibi bu, BBT’ler olarak bilinen modern parçacık fiziğinin dallarından birinin öngörülerinden biridir. Bunu test etmek için her türlü sofistike deney yapıldı. Hepsi tam bir fiyaskoyla sonuçlandı. Ama yine de aynı fikri ileri sürmekte ısrar ediyorlar.
Aşağıda, büyük çatırtı teorisinin savunucularının yazım türünün tipik bir örneği vardır:
Son anlarda, kütleçekim, maddeyi ve uzayı acımasızca ezen tam egemen kuvvet haline gelir. Uzay-zamanın eğriliği daha da hızlı artar. Uzayın daha büyük bölgeleri daha küçük hacimlere sıkışır. Geleneksel teoriye göre, içe dönük patlama, varolan her şeyi ezerek ve bizzat uzay ve zaman da dahil fiziksel her şeyi bir uzay-zaman tekilliğinde yok ederek sonsuz ölçüde güçlü hale gelir.
Bu sondur.
Anladığımız kadarıyla “Büyük Çatırtı”, yalnızca maddenin değil, her şeyin sonudur. Çünkü zamanın kendisi büyük çatırtıda sona erer, tıpkı büyük patlamadan önce ne olduğunu sormanın anlamsız oluşu gibi, büyük çatırtıdan sonra ne olacağını sormak da anlamsızdır. Hiçbir şey için yaşanacak “sonraki” yoktur; ne hareketsizlik için zaman vardır, ne de boşluk için uzay. Büyük patlamada hiçlikten gelen evren büyük çatırtıda da hiçlikte yitip gidecektir, birkaç zilyon* yıllık muhteşem varlığı bir anı bile değildir artık.
Ardından gelen soru bilinçsiz bir ruh hali klasiğidir: “Böyle bir ihtimalden dolayı keyfimizi kaçırmalı mıyız?” diye sorar Paul Davies. Belki de ciddi bir cevap bekliyordur! Sonra insanlığın yok oluştan kaçınabilmesinin çeşitli yolları hakkında spekülasyonlar yaparak bizi neşelendirmeye çalışır. Kaçınılmaz olarak, kendimizi aniden din ve bilim-kurgu arasında bir çeşit hayali topraklarda buluruz.
Son anlarını yaşayan ve çökmekte olan evrendeki bir süper varlığın, elde kalan sonlu zamanda sonsuz farklı düşünce ve deneyime sahip olup olmadığı merak edilebilir.
Böylece insanlık son üç dakika bitmeden önce, kaba maddi varlığından sıyrılır ve kendini bir Süperbeyne dönüştürerek her şeyin sona ermesinden kurtulup sağ kalabilen bir saf ruh haline gelir.
Salınmalar her tarafta daha hızlı çöküşlere yol açtıkça, her süperbeynin zekice davranması ve iletişimi bir yönden diğer bir yöne çevirmesi gerekir. Eğer bu varlık bu salınmalara ayak uydurabilirse, bizzat bu salınmalar ona düşünce süreçlerini işletmek için gerekli enerjiyi sağlayabilir. Dahası, basit matematiksel modellerde, büyük çatırtıyla sona eren sonlu sürede, sonsuz sayıda salınım olduğu görülür. Bu da, işlenmek üzere sonsuz miktarda bilgi ve böylece, hipotez gereği, süpervarlığa sonsuz bir öznel zaman sağlar. Böylece, fiziksel dünya büyük çatırtıda beklenmedik bir sona uğrasa bile, zihinsel dünya hiçbir zaman son bulmayabilir.[7]
İnsanın bu satırlardan bir şey anlaması için gerçekten de süper bir beyne ihtiyacı vardır! Yazarın şaka yaptığını düşünmek daha iyi olurdu. Maalesef son günlerde bu tür pasajları bundan emin olamayacak kadar çok okuduk. Eğer Büyük Çatırtı “her şeyin sonu” anlamına geliyorsa, dostumuz Süperbeyni nereye bırakıyor? Her şeyden önce ancak iflâh olmaz bir idealist vücutsuz bir beyni tasavvur edebilir. Şüphesiz burada eski tip bir beynin değil Süperbeynin huzurundayız. Ancak öyle de olsa, bir omuriliğin ve bir merkezi sinir sisteminin varlığının ona yararı olabileceğini; ve böylesi bir sinir sisteminin tüm zarafetiyle bir vücuda sahip olması gerektiğini; özellikle beynin biraz açgözlü olduğu ve salt bir fani tarafından tüketilen toplam kalorinin bile çok büyük bir kısmını yuttuğu bilindiğinden dolayı, böyle bir vücudun (bir süpervücut olsa bile) genellikle beslenme gibi bazı şeylere ihtiyaç duyacağını kabul ederiz. Bir Süperbeyin mantıken bir Süperiştaha sahip olacaktır! Üzgünüz ki, büyük çöküş her şeyin sonu olacağından, bizim talihsiz Süperbeynimiz her halde ölümsüzlüğünün geri kalan kısmında oldukça sıkı bir rejime girecektir. Son üç dakika bitmeden apar topar bir şeyler atıştırmak için gerekli zamanı bulacak kadar uyanık olduğunu ümit edelim. Ahlâken bizi yükseklere taşıyan bu düşünceyle birlikte Süperbeyinden ayrılarak gerçeklere geri dönüyoruz.
İnsan kültürü ve bilimin iki bin yıllık büyük ilerlemelerinden sonra, kendimizi tekrar Vahiy Kitapları dünyasında bulmamız şaşırtıcı değil mi? Engels yüz yıl önce, felsefeye sırt çeviren bilimcilerin kaçınılmaz olarak “ruhlar dünyasını” boylayacağı uyarısında bulunmuştu. Maalesef kehanetinin tümüyle doğru olduğu kanıtlandı.
“Plazma Evren” mi?
Standart evren modeli, bizi tam bir bilimsel, felsefi ve ahlâki çıkmaza sokmuştu. Teorinin kendisi gediklerle doludur. Ama yine de, en başta bir alternatifinin olmaması nedeniyle, kötü bir şekilde sallanmasına rağmen hâlâ ayaklarının üzerinde durmaktadır. Bununla birlikte, bilim dünyasında bir şeyler kıpırdanıyor. Büyük patlama teorisini reddetmekle kalmayıp, sonsuz ve sürekli değişen bir evren fikrinden yola çıkan yeni fikirler şekillenmeye başlıyor. Bu teorilerden hangisinin haklı çıkacağını söylemek için henüz çok erken. İlginç hipotezlerden biri olan “Plazma Evren” hipotezi, Nobel Ödülünü kazanan İsveçli fizikçi Hannes Alfvén tarafından ileri sürülmüştü. Teoriyi ayrıntılarıyla ele alamasak da, en azından Alfvén’in fikirlerinden bazılarından söz etmek gerektiği kanısındayız.
Alfvén laboratuvardaki plazma araştırmalarından kalkarak evrenin nasıl evrimleştiğini incelemeye başladı. Plazma* elektriksel olarak iletken sıcak gazlardan oluşur. Bugün evrenin %99’unun plazma olduğu biliniyor. Normal gazlarda, elektronlar bir atoma bağlıyken ve kolayca hareket edemezken, bir plazmadaki elektronlar çok büyük sıcaklıklar nedeniyle atomdan koparlar, böylelikle de serbestçe hareket etmeleri olanaklı olur. Plazma kozmologları, “muazzam elektrik akımları ve güçlü manyetik alanlar tarafından kesilen ve elektromanyetizma ile kütleçekimin kozmik kontrpuanıyla** düzenlenen”[8] bir evren tasavvur ederler. 1970’lerde, Pioneer ve Voyager uzay araçları, Jüpiter, Satürn ve Uranüs etrafında plazma filamanlarıyla dolu elektrik akımlarının ve manyetik alanların varlığını saptadılar.
Alfvén, Anthony Peratt ve diğerleri gibi bilimciler, statik değil dinamik olan, fakat zamanda bir başlangıç gerektirmeyen bir evren modeli üzerinde özenle çalıştılar. Hubble genişlemesi olgusu bir açıklama gerektirir. Fakat bu açıklama için büyük patlama zorunlu değildir. Büyük bir patlama şüphesiz bir genişleme yaratır, fakat bir genişleme mutlaka büyük bir patlamayı gerektirmez. Alfvén’in dediği gibi, aksini iddia etmek, “tüm köpekler hayvan olduğundan, tüm hayvanlar köpektir demek gibi bir şeydir.” Sorun, evrenin bir noktasında evrenin bir parçasının genişlemesine yol açan bir patlama fikrinde değildir. Bunda aslında inanılmaz olan hiçbir şey yoktur. Sorun, evrendeki tüm maddenin tek bir noktada yoğunlaştığı ve bizzat evren ve zamanın, büyük patlama adı verilen tek bir anda doğduğu fikridir.
Hannes Alfvén ve Oskar Klein tarafından ileri sürülen alternatif model, gözlenebilir evrenin küçük bir köşesinde büyük miktarlarda madde ve anti-madde bileşiminin neden olduğu ve muazzam sayıda yüksek enerjili elektron ve pozitron oluşturan bir patlamanın olmuş olabileceğini kabul eder. Manyetik alanlara hapsolan bu parçacıklar, plazmayı yüz milyonlarca yıl öteye sürüklemişti. “Yaklaşık olarak on ya da yirmi milyar yıl önceki bu patlama, içinden galaksilerin yoğunlaşarak oluştuğu plazmayı dışarı doğru –Hubble genişlemesi– fırlatmıştır. Fakat bu, hiçbir şekilde maddeyi, uzayı ve zamanı yaratan bir büyük patlama değildi. Bu sadece büyük bir patlamaydı, evrenin bir parçasındaki bir patlamaydı. Alfvén bu açıklamanın mümkün olan tek açıklama olmadığını da itiraf eden ilk kişidir. «Önemli olan nokta» diye vurgular, «büyük patlamaya alternatiflerin mevcut olmasıdır.»”
Hemen hemen bütün diğer bilimcilerin uzayın içinde hiçbir şey olmayan bir boşluk olduğuna inandığı bir zamanda, Alfvén durumun bu olmadığını gösterdi. Alfvén tüm evreni plazma akımlarının ve manyetik alanların sardığına işaret etti. Güneş lekeleri ve manyetik alanlar konusunda öncü çalışmalar yaptı. Daha sonra, laboratuvarda bir plazmanın içinden bir akım geçtiğinde, bu akımın manyetik alan çizgileri boyunca hareket edebilmek için bir filaman şeklini aldığını kanıtladı. Bu gözlemlerden yola çıkarak, aynı olgunun uzaydaki plazmada da gerçekleştiği sonucuna vardı. Bu, evrenin her yanındaki plazmanın genel bir özelliğidir. Bu yüzden, evreni çaprazlamasına kesen doğal olarak oluşmuş plazma filamanları boyunca ilerleyen uçsuz bucaksız elektrik akımları vardır.
Madde ve enerji, çok küçük ve çok büyük ölçeklerde gözlemlenen filamenter yapılar oluşturarak uzayda sıkıştırılabilir. Ancak açıktır ki enerji zamanda da sıkıştırılabilir; evren ani, patlamalı enerji çıkışlarıyla doludur. Alfvén’in iyi bildiği örneklerden biri, güneş parlamaları, yani güneş yüzeyindeki ani enerji tahliyeleridir. Bu parlamalar yeryüzünde manyetik fırtınalara neden olan parçacık akıntıları oluştururlar. Alfvén’in kozmik olaylara ilişkin “jeneratör” modelleri, enerjinin, parlamalardaki gibi patlayıcı bir şekilde değil, tıpkı akıllı uslu enerji santrallerindeki gibi tedricen nasıl üretilebileceğini gösterdi. Enerjinin patlamalı bir şekilde açığa çıkışının kavranılması kozmosun dinamiklerinin anahtarıydı.
Alfvén, Kant-Laplace Bulutsu Hipotezinin doğruluğunu kanıtlamıştı. Şimdi, eğer yıldızlar ve gezegenler devasa filamenter akımların etkisiyle oluşabiliyorsa, tüm güneş sistemlerinin de aynı yolla oluşmaması için hiçbir neden yoktur:
Süreç yine aynıdır, fakat bu sefer çok daha büyük ölçeklidir: bir ön-galaktik bulutsunun içinden geçen filamanlar plazmayı güneşin ve diğer yıldızların yapıtaşı haline sıkıştırırlar. Madde başlangıçta bir kez sıkıştırıldığında, kütleçekim bir kısım maddeyi bir araya getirecektir, bilhassa yavaş hareket eden toz ve buz parçacıklarını, ki bunlar daha sonra merkezi bir organın büyüyeceği tohumu oluşturacaktır. Dahası filamanların girdap hareketi, daha küçük topaklanmaların her birine bir açısal momentum sağlayacaktır, bu da filamanlar taşıyan yeni ve daha küçük bir akım kümesi ve güneş sistemini oluşturan yeni bir sıkışma döngüsü yaratır. (1989’da, bugün yaygın kabul gören bu hipotez kesin olarak doğrulandı; bilimciler, belirli bir buluttaki bütün yıldızların dönme eksenlerinin, bulutun manyetik alanıyla aynı doğrultuda olduğunu –yani açıkçası manyetik alan kontrollü bir yıldız oluşumunu– gözlemlediler.)
Alfvén’in teorileri, sadece standart modeli kabul etmediği değil, o zamanlar çok moda olan kara deliklerin varlığından bile kuşku duyduğu için, kozmologlar tarafından elbette reddedildi. Alfvén, kozmik ışınları, büyük patlamanın kalıntıları olarak değil, elektromanyetik ivmelenmenin ürünü olarak doğru bir tarzda açıklamıştı.
Böylece, Alfvén ve Klein’ın senaryolarında, evrenin sadece –gördüğümüz– küçük bir bölümü ilk önce çökmüş ve daha sonra da patlamış olacaktı. Patlama tekil bir noktadan kaynaklanmaktan ziyade, yüz milyonlarca ışık yılı genişliğindeki çok büyük bir bölgeden kaynaklanır ve gelişmesi yüz milyonlarca yıl sürer; “evrenin başlangıcı” gereksizdir.[9]
Bu özgün teorinin doğru olup olmadığını ancak zaman gösterecektir. Alfvén’in kendisinin de işaret ettiği gibi, asıl önemli olan, büyük patlamaya alternatif başka hipotezlerin de mümkün oluşudur. Her halükârda, bilim tarafından en sonunda doğrulanacak evren modelinin, bir uçta bir büyük patlama diğer uçta da bir büyük çatırtının bulunduğu kapalı bir evrenle hiçbir ortak yanının olmayacağından eminiz. 1609’da teleskobun keşfi astronomi tarihinde kesin bir dönüm noktasıydı. O zamandan beri evrenin ufuk çizgisi giderek daha ileriye ötelenmiştir. Bugün güçlü radyo teleskoplar uzayın derinliklerini araştırıyor. Her geçen gün görünürde kesinlikle hiçbir sonu olmayan daha büyük ve daha uzak nesneler keşfediliyor. Ancak insanlığın sonlu olana tutkusu her şeye “son bir sınır” koymak için inatçı bir dürtü yaratıyor. Bu olgunun astronomi tarihinde tekrar tekrar yinelendiğini görüyoruz.
Teknolojinin, evrenin enginliğine hiç olmadığı kadar dalabilmemizi sağladığı bir çağda, Yaratılışla başlayan ve uzay, zaman ve maddenin tamamen yok oluşuyla son bulan bir sonlu evren düşüncesine, bu Ortaçağ düşüncesine psikolojik bir gerileyişe tanıklık etmemiz gerçekten de ironiktir. Bu noktada geçilmez bir sınır çizgisi çizilmektedir, bunun ötesini insan aklı soruşturmamalıdır, çünkü orada ne olduğunu “bilemeyiz”. Bu anlayış, eski haritaların 20. yüzyıldaki eşdeğeridir, bu haritalarda dünyanın kenarları sert uyarılarla mimlenirdi: “Burada Canavarlar var.”
Einstein ve Büyük Patlama
Son onyıllarda, “saf” bilimin, özellikle de teorik fiziğin, yalnızca soyut düşüncenin ve matematiksel tümdengelimin ürünü olduğu önyargısı derine kök salmıştır. Eric Lerner’in işaret ettiği gibi, bu eğilimden kısmen Einstein sorumluydu. Sıkı sıkıya deneye dayanan ve ardından yüz binlerce bağımsız gözlemle doğrulanan Maxwell’in elektromanyetizma yasaları veya Newton’un kütleçekim yasaları gibi eski teorilerden farklı olarak, Einstein’in teorileri başlangıçta sadece iki gözlem temelinde doğrulanmıştı: güneşin çekim alanının yıldızlardan gelen ışığı saptırması ve Merkür’ün yörüngesindeki küçük bir sapma.
Görelilik teorisinin doğruluğunun sonradan anlaşılması, muhtemelen Einstein kadar dehası olmayan başkalarının da, ilerleme kaydetmenin yolunun bu olduğunu kabul etmelerine yol açtı. Zaman kaybına yol açan deneylerle ve usandırıcı gözlemlerle neden canımızı sıkalım ki? Gerçekten de, saf tümdengelim yöntemi aracılığıyla gerçeğe giden yolu bulabiliyorsak, neden duyularımızın tanıklığına bağımlı olalım?
Kozmolojiye, neredeyse her şeyi dışlayan matematiksel hesaplamalara ve görelilik teorisine dayandırılan bütünüyle soyut bir teorik yaklaşım eğiliminin sürekli arttığını görüyoruz.
Yayınlanan kozmoloji tez çalışmalarının yıllık sayısı 1965’te altmışken 1980’de beş yüzün üzerine fırladı, ama bu gelişme neredeyse yalnızca salt teorik çalışmalardaydı: 1980’de yaklaşık olarak bu tezlerin yüzde 95’i çeşitli matematiksel modellere hasredilmişti, “Binachi tipi XI evren” gibi. Yetmişlerin ortalarında kozmologlar öyle bir güven içindeydiler ki, birkaç milyar yıl önceki zamanın ilk yüz saniyesinin olaylarının ayrıntılarını en ince noktalarına kadar tanımlayabilecekleri kanısındaydılar. Teori gitgide efsane niteliğine büründü; uzak geçmişteki olaylar hakkında mutlak ve kesin bir bilgi, ama bunların bugün gördüğümüz evrene nasıl yol açtığı hususunda artan ölçüde bulanık bir kavrayış ve gözlemin giderek artan reddedilişi.
Einstein’ın statik, kapalı evreninin zayıf noktası, bu evrenin kütleçekim kuvveti nedeniyle kaçınılmaz olarak kendiliğinden kendi üzerine çökebilir oluşundaydı. Bu sorunun üstesinden gelmek için Einstein “kozmolojik sabit” hipotezini ileri sürdü, bu, kütleçekim kuvvetine karşı koyan ve böylelikle evrenin çökmesini engelleyen bir itici kuvvetti. Kütleçekim ve “kozmolojik sabit” kuvvetler ikilisi tarafından sonsuza dek bir denge durumunda tutulan bir statik evren düşüncesi, bir süreliğine –en azından Einstein’in son derece soyut ve karmaşık teorilerini anladıklarını ilân eden çok az sayıda bilimciden– destek gördü.
1970’te Science’daki bir makalede, Gerard de Vaucouleur evrendeki nesnelerin büyüklükleri arttıkça yoğunluklarının azaldığını gösterdi. Meselâ bir nesne on kat büyüdüğünde, 100 kat daha az yoğun olacaktı. Hubble Genişlemesini durdurmaya yetecek bir kütleçekimin olup olmadığını ortaya koymak için bilinmesi gereken evrenin ortalama yoğunluğunu saptama çabaları açısından, bunun ciddi anlamları vardı. Eğer ortalama yoğunluk, boyutların artmasıyla azalıyorsa, bir bütün olarak evren için ortalama bir yoğunluk tanımlamak imkânsız olacaktır. Eğer De Vaucouleur haklıysa, gözlenen evrenin yoğunluğu, bugüne dek düşünülen değerden çok daha az olacak ve omega değeri 0,0002 gibi küçük bir değer olabilecekti. Bu denli az maddeye sahip bir evrende kütleçekimin etkileri o kadar zayıf olacaktır ki, genel görelilik ve Newton kütleçekimi arasındaki fark önemsizleşecek ve bu nedenle “klasik kozmolojinin temeli olan genel görelilik, pratikte ihmâl edilebilecektir!” Lerner şöyle devam ediyor: “De Vaucouleur’un keşfi, genel göreliliğin –belki son derece yoğun birkaç nötron yıldızının civarı hariç– evrenin hiçbir yerinde ince bir düzeltmeden daha fazlası olmadığını gösteriyor.”[10]
Einstein’ın “gerçekte kastettiği” şeyi kavramaktaki zorluklar herkesçe bilinir. Şöyle bir hikâye vardır: bir gazeteci İngiliz bilimci Eddington’a, tüm dünyada göreliliği kavrayan üç insan olduğunun doğru olup olmadığını sorduğunda, şu yanıtı alır, “Gerçekten mi? Üçüncüsü kimmiş?” Ne var ki, Rus matematikçi Alexander Friedmann 1920’lerin başlarında, Einstein’ın evren modelinin, kozmolojik sabitin değerine ve evrenin “başlangıç koşullarına” bağlı olarak biraz genişleyen biraz büzüşen sonsuz sayıda olası evrenlerden yalnızca biri olduğunu göstermişti. Bu, Einstein’ın denklemlerinden türeyen tümüyle matematiksel bir sonuçtu. Friedmann’ın çalışmasının gerçek önemi, bu çalışmanın kapalı bir statik evren düşüncesini sorgulaması ve diğer modellerin de mümkün olduğunu göstermesiydi.
Nötron Yıldızları
Antik çağlardaki yıldızların ölümsüz ve değişmez olduğu fikrinin tersine, modern astronomi yıldızların ve diğer gök cisimlerinin de bir tarihi, bir doğumu, yaşamı ve ölümü olduğunu göstermiştir –gençliklerinde devasa boyutlarda, düşük yoğunluklarda ve kırmızı renkte; yaşamlarının ortalarında mavi, sıcak ve parlak; yaşlılıklarında da büzüşmüş, yoğun ve bir kez daha kırmızı renkte. Güçlü teleskoplarla yapılan astronomik gözlemlerden, geniş bir bilgi birikimi elde edilmiştir. Yalnızca Harvard’da, çeyrek milyon yıldız, İkinci Dünya Savaşı öncesinde Annie J. Cannon’un çalışmaları sonucunda kırk sınıfa ayrılmıştı. Bugün radyo teleskopların ve uzay araştırmalarının bir sonucu olarak çok daha fazlası biliniyor.
İngiliz gökbilimci Fred Hoyle yıldızların yaşam ve ölümlerinin ayrıntılı bir incelemesini yapmıştır. Yıldızlar çekirdeklerindeki hidrojen atomlarının kaynaşarak helyum atomlarına dönüşmesiyle (füzyon) ayakta kalırlar. Henüz yaşamının başlarında olan bir yıldız, boyut ve sıcaklıkça çok az değişir. Güneşimizin mevcut durumu budur. Ancak, sıcak merkezde tüketilmekte olan hidrojen er ya da geç helyuma dönüşür. Helyum çekirdekte birikir, ta ki belli bir boyuta ulaşana, yani nicelik niteliğe dönüşene dek. Boyut ve sıcaklıkta ani bir değişime yol açan dramatik bir değişiklik gerçekleşir. Yıldız devasa boyutlarda genişlerken yüzeyi ısı kaybeder. Artık bir kırmızı dev haline gelmiştir.
Bu teoriye göre, helyum çekirdek büzüşür ve bu da sıcaklığın helyum çekirdeklerinin kaynaşarak karbon oluşturabileceği bir noktaya kadar yükselmesine ve bu kaynaşmanın sonucu olarak da yeni bir enerjinin açığa çıkmasına yol açar. Isındıkça daha da büzüşür. Bu aşamada, yıldızın yaşamı hızla sona doğru yaklaşır, çünkü helyum füzyonu tarafından üretilen enerji, hidrojen füzyonu tarafından üretilen enerjiden çok daha azdır. Belli bir noktada, yıldızın kendi kütleçekim alanının çekimine karşı yıldızın genişlemesini sürdürmek için gerekli olan enerji elde edilememeye başlanır. Yıldız hızla büzüşür, kendi içine çöker, büzüşmenin ısısıyla dışa doğru savrulan dış katmanların kalıntıları olan bir gaz halesiyle çevrili bir beyaz cüce haline gelir. Gezegenimsi bulutsuların temeli budur. Yıldızlar yavaşça soğuyarak, artık parlayacak yeterli ısıya sahip olmayacakları bir noktaya ulaşıncaya dek uzunca bir süre bu durumda kalabilirler. Ardından kara cüceler olarak sona ererler.
Ne var ki bu tip süreçler Hoyle tarafından büyük yıldızlar için çizilen senaryoya kıyasla nispeten sakindirler. Büyük bir yıldız gelişmesinin son aşamalarına ulaştığında, ki bu durumda iç sıcaklığı 3-4 milyar derecedir, çekirdekte demir oluşmaya başlar. Belli bir aşamada sıcaklık öyle noktalara ulaşır ki, demir atomları helyum oluşturacak şekilde parçalanırlar. Bu noktada, yıldız bir saniye içinde kendi içine çöküverir. Böylesi büyük bir hızla çöküş şiddetli bir patlamaya neden olur ve bu da tüm dış materyalleri yıldızın merkezinden uzağa doğru fırlatıp atar. Süpernova olarak bilinen ve 11. yüzyılda Çinli gökbilimcileri de şaşırtan şey budur.
Büyük bir yıldızın kendi ağırlığının basıncı altında içe doğru çöküşünü sürdürmesi durumunda ne olacağı sorusu akla gelmektedir. Hayal edilemez kütleçekim kuvvetleri elektronları protonlarla dolu bir mekana sıkıştırabilir. Pauli dışlama ilkesi olarak bilinen kuantum mekaniği yasasına göre, bir atomda iki elektron aynı enerji durumunda bulunamaz. Nötronlara etkide bulunarak daha fazla çökmeyi engelleyen ilke budur. Bu aşamada, yıldız esas olarak nötronlardan oluşur, nötron yıldızı denmesinin nedeni de budur. Böyle bir yıldız çok küçük bir yarıçapa sahiptir, muhtemelen yalnızca 10 km ya da beyaz bir cücenin yarıçapının 1/700’ü kadar. Ama yoğunluğu beyaz bir cücenin yoğunluğundan 100 milyon kat fazladır ve bu da son derece yüksektir. Böyle bir materyalle dolu tek bir kibrit kutusu, bir mil çapındaki bir göktaşı kadar ağır olurdu.
Böylesi hayrete düşürücü bir kütle yoğunlaşmasına sahip bir nötron yıldızının kütleçekimi, çevresindeki her şeyi yutabilirdi. Böylesi nötron yıldızlarının varlığı 1932’de Sovyet fizikçisi Lev Landau tarafından teorik olarak öngörülmüş ve daha sonraları J. R. Oppenheimer ve diğerleri tarafından ayrıntılarıyla araştırılmıştı. Birkaç sefer böylesi yıldızların varolabileceğinden kuşkuya düşüldü. Ne var ki, 1967’de Crab Bulutsusu gibi süpernova kalıntılarının içindeki pulsarların keşfedilişi, pulsarların gerçekte nötron yıldızları olduğu teorisinin doğmasına yol açtı. Tüm bunlarda materyalizmin ilkeleriyle uyumsuz hiçbir şey yoktur.
Pulsarlar, düzenli aralıklarla hızlı enerji patlamaları sergileyen yıldızlardır. Yalnızca bizim galaksimizde 100.000 pulsarın olabileceği hesaplanmaktadır ki, bunların yüzlercesinin yeri belirlenmiştir. Bu güçlü radyo dalgalarının kaynağının bir nötron yıldızı olduğu düşünülüyordu. Teoriye göre, oldukça güçlü bir manyetik alana sahip olmak zorundaydılar. Nötron yıldızlarının kütleçekim alanının etkisindeki elektronlar süreç içerisinde radyo dalgaları şeklinde enerji kaybederek ancak manyetik kutuplardan yayılabilirlerdi. Bu kısa radyo dalgaları patlamaları, nötron yıldızının dönmek zorunda oluşuyla açıklanabilirdi. 1969’da anlaşıldı ki, Crab Bulutsusundaki sönük bir yıldızın ışığı mikrodalga sinyalleriyle aynı hizada kesik kesik parlamaktaydı. Bu, bir nötron yıldızının ilk gözlemlenişiydi. Daha sonra 1982’de hızlı bir pulsar keşfedildi. Bu pulsar Crab Bulutsusundaki yıldızlardan 20 kat daha hızla sinyal –saniyede 642 kez– üretiyordu. 1960’larda radyo teleskoplarla yeni nesneler keşfedildi: Kuasarlar.* On yılın sonlarında bunlardan 150’si daha keşfedilmişti bile; kırmızıya kaymanın doğru olduğu kabul edilerek bazılarının dokuz milyar ışık yılı uzaklıkta olduğu hesaplandı. Böylesi muazzam bir uzaklıkta gözlemlenmeleri, bu nesnelerin normal bir galaksiden 30 ilâ 100 kat daha parlak oldukları anlamına gelmelidir. Ama yine de küçük görünüyorlardı. Bu da sorunlar doğurdu, bazı gökbilimciler bu kadar uzakta olabileceklerini kabul etmediler.
Kuasarların keşfi büyük patlama teorisine umulmadık bir yardımda bulundu. Son derece güçlü kütleçekim alanlarına sahip olan çökmüş yıldızların varlığı, doğrudan gözlem aracılığıyla çözülemeyen sorunlar ortaya çıkardı. Bu olgu, Einstein’ın genel görelilik teorisinin en tuhaf yorumlarını da içeren bir spekülasyonlar akıntısına kapıları araladı. Eric Lerner’in işaret ettiği gibi:
Gizemli kuasarların romantik cazibesi, hızla genç araştırmacıları genel göreliliğin esrarlı hesaplamalarına ve böylelikle de kozmolojik sorunlara, özellikle de matematiksel nitelikte sorunlara çekiverdi. 1964’ten sonra kozmoloji alanında yayınlanan tezlerin sayısı yukarı fırladı, ama gelişme neredeyse tamamen salt teorik kısımlar, yani genel görelilikteki bazı sorunların matematiksel olarak sınanması hususundaydı, varılan sonuçları gözlemlerle karşılaştırmaya dönük bir çabaya girişilmedi bile. 1964’te, muhtemelen beş kozmoloji tezinden dördü teorik nitelikteydi, oysa on yıl önce bu oran ancak beşte üç idi.[11]
Varlıkları genel görelilik teorisinin belirli bir yorumundan türetilen kara deliklerle, gerçekte gözlemlenmiş bulunan nötron yıldızları arasında net bir ayrım yapmak gerekir. Kara delik düşüncesi, Stephen Hawking gibi otoritelerin yazdıkları aracılığıyla milyonlarca insanın hayal dünyasında yer etmiştir. Ama yine de kara deliklerin varlığı evrensel olarak kabul edilmemekte ve kesin olarak kanıtlanamamaktadır. Roger Penrose, 1973’te BBC Radyo derslerine dayanan bir denemesinde kara delikler teorisini şu şekilde tanımlıyordu:
Kara delik nedir? Astronomik amaçlar açısından, küçük, son derece yoğun kara bir “cisim” gibi davranır. Ama sıradan anlamıyla gerçekte bir maddi cisim değildir. Düşünülebilen bir yüzeye sahip değildir. Kara delik, bir kütlesel çekim merkezi olarak davranan (tuhaf bir şekilde bozulmuş da olsa) boş bir uzay bölgesidir. Bir zamanlar orada bir maddi cisim var idi. Ama cisim kendi kütleçekimi altında içe doğru çöktü. Cisim kendisini merkeze doğru yoğunlaştırdıkça kütleçekim alanı daha da güçlendi ve kendisini daha fazla çökmekten alıkoyması zorlaştı. Belli bir aşamada geri dönüşsüz bir noktaya ulaşıldı ve cisim kendisinin “mutlak olay ufkundan” geçti.
Bu konuya tekrar döneceğim, ama şu anki amaçlarımız açısından, kara deliği sınırlayan yüzey olarak davranan şey mutlak olay ufkudur. Bu yüzey maddi değildir. Uzayda bir iç bölgeyi bir dış bölgeden ayıracak şekilde çizilen bir sınır çizgisinden ibarettir. İç bölge –ki cisim bu bölgeye çökmüştür– hiçbir maddenin, ışığın ya da herhangi türden bir sinyalin kendisinden kaçamayacağı gerçeğiyle tanımlanır, dış bölge ise sinyallerin ya da maddi parçacıkların hâlâ dış âleme kaçabilmesinin mümkün olduğu yerdir. Kara deliği oluşturmak üzere çöken madde, inanılmaz yoğunluklara erişmek üzere içeride derinliklere düşmüştür, görünüşe bakılırsa, bir “uzay-zaman tekilliği” olarak bilinen şeye ulaşarak varolmaktan çıkmıştır. Bu uzay-zaman tekilliğinde fiziksel yasalar, bugün anlaşıldığı şekliyle, uygulanabilir olmaktan çıkar.[12]
Stephen Hawking
1970’de Stephen Hawking, bir kara deliğin enerji içeriğinin bazen bir atomaltı parçacık çifti üretebileceğini ve bunlardan birinin kara delikten kaçabileceğini ileri sürdü. Bu, hayal edilemeyecek kadar uzun bir süre alacak bile olsa bir kara deliğin buharlaşabileceği anlamına gelir. Bu görüşe göre, kara delik sonunda çok büyük miktarlarda gama ışını yayarak patlayacaktı. Hawking’in teorileri bir hayli dikkat çekti. Çok satan eseri Zamanın Kısa Tarihi, Büyük Patlamadan Kara Deliklere, kozmolojinin yeni teorilerine kamuoyunun dikkatini belki de şimdiye dek yazılan tüm kitaplardan daha fazla çeken bir kitaptı. Yazarın kolay anlaşılır tarzı, karmaşık düşünceleri hem basit hem de çekici kılmıştı. Kolay ve zevkli bir şekilde okunuyordu, ama bilim-kurgunun diğer çalışmaları da öyleydi. Fakat maalesef bu kitap, kozmoloji hakkındaki popüler çalışmaların yazarları açısından, mümkün olduğunca mistik bir telden çalmak ve spekülasyonun azamisine ve olguların asgarisine dayalı en tuhaf teorileri ileri sürmek için moda bir kitap haline gelmiş gözüküyor. Gözlemin yerine neredeyse tümüyle matematiksel modeller geçirilmiştir. Bu düşünce okulunun temel felsefesi Stephen Hawking’in şu aforizmasında özetleniyor: “Kimse bir matematik teoremiyle gerçekten tartışamaz.”
Hawking, kendisinin ve Roger Penrose’un, genel görelilik teorisinin “evrenin bir başlangıca ve muhtemelen bir sona sahip olması gerektiği anlamına geldiğini” (matematiksel olarak) kanıtladıklarını iddia eder. Tüm bunların temeli, genel görelilik teorisinin mutlak bir doğru olarak alınmasıdır. Ama yine de paradoksal bir biçimde, büyük patlama anında genel görelilik aniden geçersiz hale gelir. Uygulanabilir olmaktan çıkar, tıpkı tüm fizik yasalarının uygulanabilir olmaktan çıkması gibi, öyle ki ne türden olursa olsun bu patlama anı hakkında hiçbir şey söylenemez. Hiçbir şey, yani en berbatından metafizik spekülasyonlar hariç. Ama buna daha sonra değineceğiz.
Bu teoriye göre uzay ve zaman, evrendeki tüm maddenin sonsuz küçüklükteki tek bir noktaya, matematikçilerin tekillik olarak adlandırdığı bir noktaya yoğunlaştığını varsayan büyük patlamadan önce mevcut değildi. Hawking bu dikkate değer kozmolojik işlemin içerdiği boyutlara şöyle işaret ediyor:
Bugün biliyoruz ki, galaksimiz modern teleskoplarla görülebilen birkaç yüz milyar galaksiden yalnızca biridir, her galaksi kendi içinde birkaç yüz milyar yıldız içermektedir... Bir ucundan diğerine yüz bin ışık yılı uzunluğunda ve yavaşça dönmekte olan bir galakside yaşıyoruz; galaksinin spiral kollarındaki yıldızlar merkez etrafında birkaç yüz milyon yılda bir tur atacak şekilde dönmektedirler. Güneşimiz aslında sıradan, ortalama boyutta, sarı bir yıldızdır ve spiral kollardan birinin iç kesimlerine yakın bir yerdedir. Dünyanın evrenin merkezinde olduğunu düşündüğümüz Aristoteles ve Ptolemaios’ tan bu yana hiç kuşkusuz epey yol katettik![13]
Aslına bakılırsa, burada sözü edilen çok büyük miktarlardaki madde, evrendeki madde miktarı hakkında gerçek bir fikir vermiyor. Her an yeni galaksi ve süper kümeler keşfedilmektedir ve bunun bir sonu da yoktur. Aristoteles’ten bu yana bir bakıma çok yol kat etmiş olabiliriz. Ama diğer açıdan, öyle görünüyor ki onun çok gerisindeyiz. Aristoteles asla, zamanın varoluşundan önce bir zamandan bahsetme yanlışını yapmazdı, ya da tüm evrenin gerçekte bir hiçlikten yaratıldığını iddia etmezdi. Buna benzer düşünceler bulmak için, birkaç bin yıl geriye, Musevi-Babil Yaratılış efsanelerinin çağına gidilmesi gerekirdi.
Ne zaman birileri bu yöntemleri protesto etmeye çabalasa, haylaz bir okul öğrencisinin okul müdürünün odasına sürüklenmesi gibi, derhal ulu Albert Einstein’ın huzuruna çıkarılır ve genel göreliliğe daha fazla saygı göstermesi gerektiği hakkında kaskatı bir derse tâbi tutulur, hiç kimsenin matematik teoremleriyle tartışamayacağı konusunda bilgilendirilir ve usulüne uygun bir şekilde cezalandırılması için evine gönderilir. Temel fark şuradadır ki, birçok okul müdürü canlıdır, Einstein ise ölü. Ve bu nedenle kendi teorilerinin bu özgün açıklaması hakkında bir yorumda bulunabilecek durumda değildir. Gerçekte, büyük patlamaya, kara deliklere ve benzerlerine yapılan bir atıf bulmak için Einstein’ın yazılarına bakmak boşunadır. Einstein başlangıçta felsefi idealizme eğilimli olsa da, bilimde mistisizme amansızca karşıydı. Yaşamının son onyıllarını Heisenberg ve Bohr’un öznel idealist görüşlerine karşı savaşmaya harcamış ve gerçekte materyalist bir tutuma yaklaşmıştı. Kendi teorilerinden mistik sonuçlar çıkarılacağından kesinlikle çok endişe duyuyor olmalıydı. Şu güzel bir örnektir:
Friedmann’ın bütün çözümleri, geçmişte bir zamanda (on ilâ yirmi milyar yıl önce) komşu galaksiler arasındaki uzaklığın sıfır olması gerektiği şeklinde bir özelliğe sahip. Büyük patlama olarak adlandırdığımız o anda, evrenin yoğunluğu ve uzay-zamanın eğriliği sonsuz olmalıydı. Matematik sonsuz sayılarla tam anlamıyla uğraşamadığından, genel görelilik teorisi (ki Friedmann’ın çözümleri buna dayandırılmıştır), evrende artık kendisinin de işlemediği bir nokta olduğunu öngörür. Böyle bir noktaya matematikçiler tekillik derler. Aslında bütün bilim teorilerimiz, uzay-zamanın girintisiz çıkıntısız ve neredeyse düz olduğu kabulüne dayandırılmıştır, bu nedenle de bu teoriler uzay-zaman eğriliğinin sonsuz olduğu büyük patlama tekilliğinde çökerler. Bu demektir ki, büyük patlamadan önce çeşitli olaylar olsaydı bile kimse bunları daha sonra neler olacağını belirlemekte kullanamazdı, çünkü öngörülebilirlik büyük patlamada çökmüş olacaktı. Aynı şekilde eğer yalnızca büyük patlamadan bu yana olanları biliyorsak, ki durum budur, ondan daha önce neler olduğunu belirleyemeyiz. Bize göre, büyük patlamadan önceki olaylar hiçbir sonuca sahip olamazlar, bu nedenle kendilerini modelin dışına koymak ve zamanın büyük patlamayla başladığını söylemek zorundayız.
Bu tip pasajlar, kuvvetle, Ortaçağ skolastiklerinin entelektüel jimnastiklerinden birini hatırlatıyor, bir toplu iğnenin ucunda dans eden meleklerin sayısı kaçtır? Bu bir hakaret değil. Eğer bir argümanın geçerliliği kendi iç tutarlılığıyla belirlenirse, o takdirde Ortaçağ skolastiklerinin argümanları da en az yukarıdakiler kadar geçerlidir. Bu insanlar aptal değillerdi, hepsi son derece eğitimli mantıkçı ve matematikçilerdi, ortaçağ katedralleri kadar karmaşık ve kendine göre kusursuz teorik yapılar dikmişlerdi. Gerekli olan tek şey, onların öncüllerini kabul etmekti ve ardından her şey yerli yerine oturuyordu. Tek sorun ilk öncülün geçerli olup olmadığıydı. Tüm matematiğin ve onun merkezi zaafının genel bir sorunudur bu. Ve tüm bu teori çok büyük ağırlıkla matematiğe dayanmaktadır.
“Büyük patlama olarak adlandırdığımız anda...” Ama eğer ortada zaman yoksa, ona nasıl bir “zaman” atfedebiliriz? Zamanın o noktada başlamış olması gerektiği söyleniyor. O takdirde zamandan önce orada ne vardı? Zamanın olmadığı bir andaki zaman! Bu düşüncenin kendisiyle çelişik doğası apaçık ortadadır. Uzay ve zaman, maddenin varoluş tarzıdır. Eğer ne zaman, ne uzay, ne de madde yoksa, ne vardı? Enerji mi? Ama enerji, Einstein’ın açıkladığı gibi, sadece maddenin bir başka dışavurumudur. Kuvvet alanı mı? Ama kuvvet alanı da bir enerjidir ve zorluk devam eder. Zamandan kurtulmanın yegâne yolu büyük patlamadan önce tek bir şeyin varolduğunu söylemektir: Hiçlik.
Sorun şudur: Hiçbir şeyden bir şeyler elde etmek nasıl mümkündür? Eğer dinsel olarak düşünülecek olursa sorun yoktur; Tanrı evreni hiçlikten yaratmıştır. Katolik Kilisesinin hiçlikten Yaratılış öğretisi budur. Hawking bu gerçekten rahatsızlık duysa da ondan haberdardır, tıpkı sonraki satırlarında söylediği gibi:
Birçok insan, zamanın bir başlangıcı olduğu düşüncesinden, muhtemelen ilâhi kudrete şamar patlattığı için pek hoşlanmaz. (Öte yandan, Katolik Kilisesi büyük patlama modelini kavramış ve 1951 yılında bu modelin İncil’le uyum içinde olduğunu resmen açıklamıştır.)
Hawking bu sonucu kabul etmek istemez. Ama kaçınılmazdır. Tüm karışıklık, felsefi olarak yanlış bir zaman kavrayışından çıkmaktadır. Bunun sorumlusu kısmen Einstein’dır, çünkü zamanın ölçümünü zamanın kendisiyle karıştırmakla öznel bir unsuru teoriye katmış oldu. Bir kez daha Newton’un eski mekanik fiziğine duyulan tepki aşırıya kaçtı. Sorun zamanın “göreli” ya da “mutlak” olup olmadığı değildir. Ele alınan temel mesele, zamanın nesnel mi öznel mi olduğudur, zamanın maddenin bir varoluş tarzı mı, yoksa zihinde varolan ve gözlemci tarafından belirlenen tümüyle öznel bir kavram mı olduğudur. Hawking şu satırlarda açıkça öznel bir zaman fikrini benimser:
Newton’un hareket yasaları, uzayda mutlak konum fikrine son verdi. Görelilik teorisi de mutlak zamanı çöpe attı. Bir çift ikizi düşünelim. Diyelim ki ikizlerden biri bir dağın tepesinde yaşasın, diğeri ise deniz seviyesinde. İlk ikiz ikinciden daha hızlı yaşlanacaktır. Bu nedenle eğer tekrar karşılaşırlarsa, biri diğerinden daha yaşlı olacaktır. Bu durumda, yaş farkları çok az olabilir, ama eğer ikizlerden biri yaklaşık olarak ışık hızında hareket eden bir uzaygemisiyle uzun bir yolculuğa gitmiş olsaydı bu yaş farkı çok daha büyük olurdu. Geri döndüğünde, dünyada kalan kardeşinden çok daha genç olurdu. Bu ikizler paradoksu olarak bilinir, ama bu, ancak insan zihninin derinlerindeki mutlak zaman düşüncesine sahip olan biri için bir paradokstur. Görelilik teorisinde zamanın tek bir mutlak ölçüsü yoktur, bu kişinin nerede olduğuna ve nasıl hareket ettiğine bağlıdır?[14]
Zamanın ölçümünde öznel bir unsurun bulunduğu tartışmalı bir konu değildir. Zamanı, belirli bir referans dizgesine göre ölçeriz, ki bu dizge bir yerden diğerine değişebilir ve değişir de. Londra’daki zaman Sydney’deki ya da New York’taki zamandan farklıdır. Ama bu, zamanın tümüyle öznel olduğu anlamına gelmez. Evrendeki nesnel süreçler ister onları ölçebilelim ister ölçemeyelim işlemeye devam ederler. Zaman, uzay ve hareket nesnel konulardır ve ne bir başlangıçları ne de bir sonları vardır.
Engels’in bu konuda söylediklerini burada hatırlatmak ilginç olacaktır:
Devam edelim. Demek ki zamanın bir başlangıcı vardı. Peki bu başlangıçtan önce ne vardı? O sıralar kendisiyle özdeş, değişmez bir durumda bulunan evren mi? Ve bu durumda, birbirini izleyen hiçbir değişiklik olmadığından, daha da özelleşmiş bir zaman fikri daha da genel bir varlık fikrine dönüşür. İlkin, burada, Bay Dühring’in kafasında hangi kavramların değiştiğiyle en ufak bir şekilde ilgilenmiyoruz. Tartışılan mesele, zaman fikri değil, Bay Dühring’in kendisini hiç de o kadar kolay kurtaramadığı gerçek zamandır. İkincisi, zaman kavramı daha genel bir varlık fikrine ne kadar dönüşmüş olabilirse olsun, bu bizi bir adım bile ileri götürmez. Çünkü tüm varlığın temel biçimleri uzay ve zamandır, ve zaman dışında bir varlık, uzay dışında bir varlık kadar büyük bir saçmalıktan ibarettir.
Hegelci “ezeli varlık” ve neo-Schellingci “önceden tasarlanamaz varlık”, bu zaman dışı varlığa kıyasla akılcı tasarımlardır. Bu nedenle Bay Dühring çok büyük bir ihtiyatla işe girişiyor; aslında bu pekâlâ bir zamandır, ama zaman denilemeyecek bir zaman; zamanın kendisi gerçek parçalardan oluşmaz ve yalnız bizim kavrayışımız tarafından keyfi bir biçimde parçalara ayrılır –yalnızca zamanın ayırt edilebilen olgularla gerçek dolduruluşu sayılabilirliğe elverişlidir–, boş bir süre yığılmasının ifade ettiği şey tamamen tasavvur edilemezdir. Bu yığılmanın ne anlama geldiğinin burada hiçbir önemi yok; sorun, dünyanın, burada varsayıldığı durumda sürüp sürmediği, bir zaman süresinden geçip geçmediğidir. Uzun zamandır biliyoruz ki böylesi içeriksiz bir süreyi ölçmekle hiçbir şey elde edemeyiz, tıpkı herhangi bir hedef ya da amacımız olmaksızın boş uzayda ölçüm yapmakla hiçbir şey elde edemeyeceğimiz gibi. Ve Hegel tam da bu yöntemin can sıkıcılığından ötürü, bu sonsuzluğu kötü sonsuzluk olarak adlandırır.[15]
Tekillikler Mevcut Mu?
Kara delik ve tekillik aynı şey değildir. Işığın bile yüzeyinden kaçmasına izin vermeyecek kadar muazzam kütleçekim kuvvetine sahip çökmüş bir devasa yıldız olması anlamında yıldızsal kara deliklerin olası varlığını dışlayan ilkesel hiçbir şey yoktur. Ve bu düşünce yeni de değildir. 18. yüzyılda, yeterince kütlesel bir yıldızın ışığı yakalayabileceğine işaret eden John Mitchell tarafından böyle bir durum öngörülmüştü. Bu sonuca Newton’un klasik kütleçekim teorisine dayanarak ulaşmıştı. Genel görelilik işin içine girmemişti.
Ne var ki, Hawking ve Penrose tarafından geliştirilen teori, gözlenen olguların çok ötesine geçer ve gördüğümüz gibi –onların niyetleri bu olmasa bile– her türden mistisizme alet olan sonuçlara ulaşır. Eric Lerner, galaksilerin merkezinde muazzam kütlesel kara deliklerin olmasını zayıf bir olasılık olarak değerlendirir. Lerner ve Anthony Peratt, bu süper-kütleli kara deliklerle, kuasarlarla, vb. ilişkilendirilen tüm özelliklerin elektromanyetik olgularla nasıl daha iyi açıklanabildiğini göstermişlerdi. Bununla birlikte Lerner, yıldız boyutlarındaki kara deliklerin varlığına ilişkin kanıtın epeyce güçlü olduğuna inanır, çünkü bu kanıt, bir nötron yıldızı olamayacak kadar büyük olan çok yoğun X-ışını kaynaklarının saptanmasına dayanır. Ama bu noktada bile gözlemler sorunu kanıtlamaktan çok uzaktır.
Matematiksel soyutlamalar evreni kavramak için kullanışlı araçlardır, ama tek bir koşulla: En iyi matematiksel modelin bile gerçekliğin ancak kaba bir tahmini olduğu olgusunu unutmamak koşuluyla. İnsanlar, modelleri olguların kendisiyle karıştırmaya başladıklarında sorunlar patlak verir. Bizzat Hawking bu yöntemin zayıflığını yukarıda değindiğimiz pasajda farkında olmaksızın açığa vurmaktadır. Büyük patlama noktasında evrenin yoğunluğunun sonsuz olduğunu kabul ediyor, ama bu kabul için hiçbir gerekçe ileri sürmüyor ve sonra da çok tuhaf bir tartışma çizgisine kayarak şunu ekliyor, “matematik sonsuz sayılarla tam anlamıyla uğraşamadığından ötürü” görelilik teorisi bu noktada çöker. Bu çöken şeye şunu da eklemek gerekir “ve tüm bilinen fizik yasaları da”; çünkü büyük patlamayla çöken yalnızca genel görelilik değil bilimin tümüdür. Ondan önce neler olduğunu bilmemekle kalmıyoruz, bunları bilemeyiz de.
Bu yaklaşım Kant’ın bilinemez kendinde-şey teorisine geri dönmektir. Geçmişte, insan kavrayışına bir sınır koyma rolü, din ve Hume ile Kant gibi belli idealist filozoflar tarafından üstlenilmişti. Bilimin daha ötelere gitmesi engellenmişti. İnsan zekâsının ilerlemesine izin verilmediği yerde, mistisizm, din ve akıldışılık başladı. Yine de tüm bilim tarihi, ardarda gelen engellerin aşılışının öyküsüdür. Bir kuşak açısından bilinemez olduğu varsayılan şey, bir sonraki kuşak için açık bir kitap haline gelmiştir. Tüm bilim, evrenin bilinebilir olduğu fikrine dayanır. Bugün ilk kez, bilimciler bilgiye bir sınır çekiyorlar, teorik fizik ve kozmolojinin bugünkü durumu hakkında olağanüstü bir skandal ve acınası bir durumdur bu.
Yukarıdaki pasajın ifade ettiği şeyleri bir düşünün: a) bütün teori için bir dayanak noktası sağladığı varsayılan genel görelilik de dahil bilimin tüm yasaları büyük patlamada çöktüğü için, bu patlamadan önce –eğer bir şeyler varsa bile– neler olduğunu bilmek imkânsızdır, b) büyük patlamadan önce eğer birtakım olaylar varsa bile bunların daha sonra olanlarla bir ilgisi yoktur, c) bunun hakkında hiçbir şey bilemeyiz, ve böylece d) basitçe “bunları modelin dışında tutmak ve zamanın büyük patlamayla başladığını söylemek” zorundayız.
Bu iddiaları ileri sürmekteki kendine güven gerçekten de nefes kesicidir. Bizden, kozmolojideki en temel sorunları anlama yeteneğimize mutlak bir sınır koymayı, yani soru sormamayı (çünkü zamanın ortaya çıkışından önceki zaman hakkında tüm sorular anlamsızdır) kabul etmemiz talep ediliyor ve zamanın büyük patlamayla başladığını sessiz sedasız kabul etmemiz gerektiği söyleniyor. Böylece Stephen Hawking ispatlanması gereken şeyi basitçe doğru kabul etmiş oluyor. Aynı şekilde, din bilimciler de Tanrının evreni yarattığını ileri sürüyorlar ve Tanrıyı kimin yarattığı sorulunca, bu tip soruların ölümlülerin aklının alabileceği şeyler olmadığı söyleniyor. Yine de tek bir noktada hemfikir olabiliriz, tüm bunlar gerçekten de “ilâhi kudrete şamar patlatmaktadır.” Daha da ötesi, zorunlu olarak bu anlama gelmektedir.
Dühring’e karşı giriştiği polemikte Engels, hareketin hareketsizlikten çıkmasının, bir şeyin hiçlikten doğmasının imkânsızlığına işaret etmişti: “Bir Yaratılış eylemi olmaksızın, hiçlikten, asla bir matematik diferansiyel kadar küçük bir şey dahi elde edemeyiz.”[16] Hawking, öyle görünüyor ki, Fred Hoyle, Thomas Gould ve Hermann Bondi tarafından büyük patlama teorisine alternatif olarak ileri sürülen Kararlı Durum teorisinin yanlış olduğunun görüldüğünü savunuyor. Diyalektik materyalizm açısından bu iki teori arasında bir tercih yapmak için asla bir neden yoktur. Birincisi de diğeri kadar kötüdür. Gerçekten de, maddenin uzayda sürekli olarak hiçlikten yaratılmakta olduğunu varsayan Kararlı Durum teorisi, rakip teorilerden –eğer bu mümkünse– çok daha mistikti. Böylesi bir düşüncenin bilimciler tarafından ciddiye alınabilmiş olması bile, bilime bunca zamandır eziyet eden felsefi kafa karışıklığının kesin bir kanıtıdır.
Antik çağdakiler bile “hiçlikten hiçliğin doğduğunu” kavramışlardı. Bu gerçek, fiziğin en temel yasalarından biriyle, enerjinin korunumu yasasıyla ifade edilir. Hoyle’nin, söz konusu olanın yalnızca çok küçük bir miktarın olduğunu savunması hiçbir şeyi değiştirmez. Kızının bir bebek sahibi olacağını anlayan öfkeli babayı yatıştırmak için, ona yalnızca “biraz gebe olduğunu” temin eden naif bir genç bayanın tavrına benzer bu. En küçük bir madde parçacığı (ya da aynı şey olan enerji) bile ne yaratılabilir ne de yok edilebilir ve bu nedenle Kararlı Durum teorisi daha en baştan ölüme mahkûmdur.
Penrose’un “tekillik” teorisinin ilk başlarda evrenin kökeniyle bir ilişkisi yoktu. Öngördüğü şey yalnızca, kendi ağırlığı altında çöken bir yıldızın, yüzeyi er geç sıfır boyutuna kadar daralan bir bölgeye hapsolabileceğiydi. Ne var ki, 1970’de o ve Hawking ortak bir makale yazdılar, bu makalede büyük patlamanın böyle bir “tekillik” olduğunu kanıtladıklarını iddia ettiler, kanıt olarak sundukları tek şey ise “genel göreliliğin doğru olduğu ve evrenin gözlemlediğimiz kadar madde içerdiği” idi.
Çalışmamıza, kısmen bilimsel determinizme olan Marksist inançlarından dolayı Ruslardan ve kısmen de tekillikler düşüncesini tiksindirici bulan ve Einstein’ın teorisinin güzelliğini bozduğunu düşünen insanlardan karşı çıkanlar oldu. Ama hiç kimse bir matematik teoremiyle gerçekten tartışamaz. Böylece en sonunda çalışmamız genel kabul gördü ve bugünlerde neredeyse herkes evrenin bir büyük patlama tekilliğiyle başladığını kabul ediyor.
Genel görelilik çok güçlü bir araç olduğunu kanıtlamıştır, ama her teorinin sınırları vardır ve bu teorinin de kendi sınırlarına ulaşmakta olduğuna dair bir izlenim mevcuttur. Bu teorinin yerine çok daha geniş ve çok daha kapsamlı bir düşünceler seti konmasının ne kadar zaman alacağını söylemek imkânsızdır, ama açıktır ki, teorinin bu özgün uygulanışı bir açmaza neden olmuştur. Evrendeki madde miktarı söz konusu olduğu sürece, toplam miktar asla bilinemeyecektir, çünkü bir sınır yoktur. Onlar kendilerini matematiksel denklemlere genel olarak o denli kaptırmışlardır ki, gerçekliği unutmuşlardır. Pratikte denklemler gerçeklikle yer değiştirmiştir.
“Hiç kimsenin matematiksel bir teoremle gerçekten tartışamayacağı” temelinde birçok insanı ikna etmeyi başaran Hawking daha sonraları farklı düşüncelere doğru ilerledi: “İronik olabilir ama düşüncelerim değişti, şimdi diğer fizikçileri evrenin başlangıcında gerçekte hiçbir tekilliğin olmadığına ikna etmeye çalışıyorum; daha sonra göreceğimiz gibi, bu tekillik kuantum etkileri hesaba katıldığında ortadan kalkabilir.” Yöntemin keyfi doğası, Hawking’in sıradışı bir şekilde fikir değiştirmesinde kendisini göstermektedir. Bugün büyük patlamada bir tekilliğin olmadığını söylüyor. Neden? Ne değişti? Öncekinden daha gerçek bir kanıt yok ortada. Bu dönüş ve kıvırmaların hepsi matematiksel soyutlamalar dünyasında gerçekleşiyor.
Hawking’in kara delikler teorisi, tekillik düşüncesinin evrenin özel parçalarına dek uzatılmasını temsil ediyor. Bu teori en çelişiğinden ve en mistiğinden unsurla doludur. Kara deliğe düşen bir astronotun yaşayacağı sıradışı senaryoyu tanımlayan şu pasaja bakalım:
Roger Penrose ile birlikte 1965 ve 1970 arasında yaptığımız çalışma gösterdi ki, genel göreliliğe göre, bir kara deliğin içinde sonsuz yoğunlukta ve sonsuz uzay-zaman eğriliğinde bir tekillik olmalıdır. Bu, zamanın başlangıcındaki büyük patlamaya birçok bakımdan benzer, ama bu, çöken cisimle birlikte astronot için de zamanın sonu olacaktır. Bu tekillikte, bilimin yasaları ve geleceği öngörme yeteneğimiz çökecektir. Ama kara deliğin dışında kalan bir gözlemci, öngörülebilirliğin bu çöküşünden etkilenmeyecektir, çünkü bu tekillikten kendisine ne bir ışık ne de bir başka sinyal ulaşamayacaktır. Bu dikkat çekici gerçek Roger Penrose’u kozmik sansür hipotezini ileri sürmeye götürdü, bu hipotez başka sözcüklerle şu şekilde anlatılabilir: “Tanrı çıplak bir tekillikten nefret eder.” Diğer bir deyişle, kütleçekimsel çöküşle üretilen tekillikler, yalnızca bir olay ufku ardında dış dünyanın bakışlarından yeterince gizlenebilecekleri yerlerde, tıpkı kara delikler gibi yerlerde gerçekleşir. Harfi harfine, zayıf kozmik sansür olarak bilinen şey budur: bu sansür, kara deliğin dışında kalan gözlemcileri tekillikte gerçekleşen öngörülebilirliğin çöküşünün sonuçlarından korur, ama deliğe düşen zavallı talihsiz astronot için yapacak hiçbir şey yoktur.[17]
Buna ne demeli? Bir bütün olarak evrenin zamanının başlangıcıyla (ve bitişiyle) tatmin olmayan Penrose ve Hawking, şimdi de zamanın çoktan sona erdiği sayısız evren parçaları keşfediyorlar! Kara deliklerin varlığına dair deliller yarım yamalak olmasına rağmen, madde ve kütleçekim kuvvetinin muazzam bir yoğunlaşma gösterdiği çökmüş yıldızlar biçimini alan bu tür olguların mevcut olma ihtimali var görünüyor. Ama bu kütleçekimsel çöküşün, bıraktık bir tekillik durumunda sonsuza dek kalacağını, böyle bir tekillik noktasına ulaşabileceği bile son derece şüphelidir. Böylesi muazzam bir madde ve enerji yoğunlaşması, bu noktaya ulaşmadan çok önce kütlevi bir patlamayla sonuçlanırdı.
Tüm evren, değişim sürecinin hiçbir düzeyde asla son bulmayan bir süreç olduğunun kanıtıdır. Diğerleri daralırken evrenin engin arazileri genişliyor olabilir. Görünüşte dengeye sahip uzun dönemler, süpernova benzeri şiddetli patlamalarla kesintiye uğrarlar, bu patlamalar da, durmak bilmeksizin devam eden yeni galaksilerin oluşum süreci için gerekli hammaddeyi sağlarlar. Maddenin yok oluşu ya da yaratılışı söz konusu değildir, söz konusu olan yalnızca maddenin bir durumdan diğer bir duruma durmaksızın sürekli değişimidir. Bu nedenle bir kara deliğin içinde veya başka bir yerde “zamanın sonu” diye bir şey olamaz.
Boş Bir Soyutlama
Tüm bu mistik fikirler, zamanı gözlemciye bağlı kılan (“gözlemciye göre”) öznel zaman yorumundan kaynaklanır. Ama zaman nesnel bir olgudur, yani gözlemciden bağımsızdır. Talihsiz bir astronotu senaryoya katma ihtiyacı bilimsel bir gereklilikten doğmuyor, tersine “görelilik teorisi” bayrağı altında saklanan belli bir felsefi bakış açısının ürünüdür bu. Görüyorsunuz işte, zamanın “gerçek” olması için, onu kendi bakış açısıyla yorumlayabilecek bir gözlemciye ihtiyaç vardır. Tahminen, eğer bir gözlemci olmasaydı, zaman da olmazdı! En saçmasından bir muhakemeyle, bu gözlemcinin kara deliğin zararlı etkilerine karşı, keyfi bir hipotez tarafından, ne idüğü belirsiz bir “zayıf kozmik sansür” tarafından korunduğu söylenir. Ne var ki, deliğin içinde zaman diye bir şey yoktur. Yani deliğin dışında zaman vardır ama bir adım ötede yoktur. Bu iki durum arasındaki sınırda, karşımızda gizemli olay ufku çıkar, onun da ne olduğu belli değildir.
En azından, öyle görünüyor ki, olay ufkunun ötesinde neler olup bittiğini anlamaya dönük tüm beklentilerimizi bir tarafa bırakmak zorundayız, çünkü Hawking’e göre, orası “dış dünyanın bakışlarından yeterince gizlenmiştir.” Karşımızda duran şey Kantçı kendinde-şeyin 20. yüzyıldaki eşdeğeridir. Ve kendinde-şey gibi, bunun da anlaşılmasının hiç de o kadar zor olmadığı ortaya çıkar. Karşımızda duran şey matematik modellerden beslenen ve gerçek sanılan, zaman ve uzaya ilişkin mistik bir idealist bakış açısıdır.
Zaman ve uzay, maddenin en temel nitelikleridirler. Daha doğrusu maddenin varoluş tarzıdırlar. Kant, eğer maddenin tüm fiziksel niteliklerini bir tarafa bırakacak olursak, elimizde kalanın zaman ve uzay olacağına işaret etmişti. Ama bu gerçekte boş bir soyutlamadır. Zaman ve uzayın, maddenin fiziksel niteliklerinden ayrı olarak varolmaya devam edebilmesi, insanın elma ya da portakal değil de genel olarak “meyve” yiyebilmesinden ya da genel olarak kadın türüyle sevişmesinden daha mümkün değildir. En küçük bir doğruluğu bile bulunmadığı halde Marx’a karşı, onun, Tarihi insanların bilinçli katılımı olmaksızın gerçekleşen bir şey olarak, Ekonomik Güçlerin ya da bir başka şeyin bir sonucu olarak kavradığı şeklinde suçlamalar yöneltilmişti. Gerçekte Marx çok açık bir şekilde ortaya koyar ki, Tarih hiçbir şey yapamaz ve insanlar bütünüyle kendi “özgür iradelerine” göre olmasa da kendi tarihlerini kendileri yaparlar.
Hawking, Penrose ve diğerleri, özellikle, hatalı bir şekilde Marx’a atfedilen bu yanlışı yapmaktan suçludurlar. Kendisine bir yaşam ve bir irade bahşedilen ve böylece somutlaşan boş bir Tarih soyutlaması yerine, karşımıza diktikleri şey, doğan ve ölen ve genellikle her türlü numarayı çeken bağımsız bir varlık olarak tasavvur edilen eş derece boş Zaman soyutlaması, ve yanı başında da kendisinin en yakın dostu olan, ortaya çıkan ve çöken ve sanki kozmik bir ayyaşmışçasına bükülen, ve bahtsız astronotları kara deliklerde yutarak bitiren bir Uzay soyutlamasıdır.
Bunlar bilim-kurguda güzeldirler, ama evreni kavramanın bir aracı olarak pek yararlı değildirler. Açıkçası, diyelim ki nötron yıldızları hakkında kesin bir bilgi edinmenin önünde muazzam pratik zorluklar var. Bir anlamda, evren karşısında kendimizi, ilk insanların doğal olgular karşısındaki durumuna kabaca benzer bir durumda buluyoruz. Yeterli bilgiden yoksun olarak zor ve üstü örtük şeylerin akla uygun bir açıklamasını bulmaya çalışıyoruz. Kendi kaynaklarımıza geri dönüyoruz; yani akıl ve hayal gücüne. Anlaşılmadıklarında olgular gizemli görünürler. Anlamak için hipotezler geliştirmek gerekir. Bu hipotezlerden bazılarının yanlış olduğu anlaşılacaktır. Bu, özünde pek de bir sorun arz etmez. Tüm bilim tarihi yanlış bir hipotezin peşinden gitmenin önemli keşiflere yol açışının örnekleriyle doludur.
Ne var ki, hipotezlerimizin makul ölçülerde akla uygun bir karakteri olmasını sağlamaya çalışma sorumluluğumuz vardır. Bu noktada felsefe çalışması vazgeçilmez bir hale gelir. Evrene bir anlam verebilmek için ilkel efsanelere ve dinlere geri dönmek zorunda mıyız? Aslında bu efsanelere ve dinlere sımsıkı bağlı olan idealizmin gözden düşmüş fikirlerini canlandırmamız mı gerekiyor? Tekerleği yeniden icat etmemiz gerçekten gerekli mi? “Hiç kimse matematiksel bir modelle gerçekten tartışamaz.” Belki öyledir. Ama bizi aşağıdaki gibi sonuçlara çıkartan yanlış bir felsefi öncülle ve idealist bir zaman yorumuyla tartışmak bal gibi de mümkündür:
Genel görelilik denklemlerinin, astronotumuzun çıplak bir tekillik görmesini mümkün kılan bazı çözümleri mevcuttur: Belki tekilliğe çarpmaktan kurtulabilir ve bunun yerine bir “solucan deliği”ne düşüp evrenin bir başka bölgesine geçebilir. Bu durum uzayda ve zamanda seyahat açısından büyük olanaklar sunardı, ama ne yazık ki bu çözümlerin hepsinin oldukça istikrarsız oldukları görülüyor; örneğin bir astronotun varlığı gibi en küçük bir dış etki, bu çözümleri, astronotun çarpıncaya dek tekilliği görememesine ve kendisi için zamanın sona ermesine yol açacak şekilde değiştirebilir. Diğer bir deyişle, tekillik daima onun geleceğinde kalır, asla geçmişinde olamaz. Kozmik sansür hipotezinin en güçlü versiyonu, gerçekçi bir çözümde, tekilliklerin her zaman hem gelecekte (kütleçekimsel çöküşlerin tekillikleri gibi) hem de geçmişte (büyük patlama gibi) uzanabileceğini ileri sürer. Sansür hipotezinin bazı versiyonlarının geçerliliğine umut bağlanıyor, çünkü böylece çıplak tekilliklerin yakınlarında geçmişe yolculuk mümkündür. Bu durum bilim-kurgu yazarları açısından mutluluk verici de olsa, hiç kimsenin hayatı güvence altında olmazdı: Birileri geçmişe gidebilir ve babanızı ya da size gebe kalmadan önce annenizi öldürebilirdi.[18]
“Zaman yolculuğu” zararsız bir eğlence kaynağı olabilen bilim-kurgunun sayfalarından çıkmadır. Ama hiç kimsenin, büyükannelerini ortadan kaldıran düşüncesiz bir zaman yolcusu tarafından kendi varlıklarının tehlikeye atılmasından endişe duymaması konusunda ikna ediliyoruz. Açıkçası, birilerinin bunun bariz bir saçmalık olduğunu fark etmesi için sorunun yalnızca ortaya konulması yeterlidir. Zaman sadece bir yönde ilerler, geçmişten geleceğe ve bu tersine çevrilemez. Astronot dostumuz kara deliğin dibinde ne bulursa bulsun, zamanı tersine çevrilmiş halde ya da “durmuş” bulamayacaktır (derhal oracıkta kütleçekim kuvvetinin etkisiyle parçalara ayrılacağından dolayı, zamanın –başka birçok şey gibi– onun için bitmiş olması hariç).
Bilimi bilim-kurguyla karıştırma eğiliminden bahsetmiştik. Şunu da eklemeliyiz ki, bilim-kurgunun büyük bir kısmına yarı-dini, mistik ve idealist bir ruh sinmiştir. Uzun zaman önce Engels, felsefeyi küçümseyen bilimcilerin sık sık her tür mistisizmin kölesi haline geldiklerine dikkat çekmişti. Doğal Bilimler ve Ruh Dünyası başlığını taşıyan bir makalesinde şunları yazmıştı:
Bu ekol İngiltere’de egemendir. Bu ekolün babası olarak yere göğe sığdırılamayan Francis Bacon, her şeyden önce, insan ömrünün uzatılmasını, belli bir ölçüde gençleşmeyi, insan boyunun ve çizgilerinin değişmesini, bedenin başka biçimlere bürünmesini, yeni türlerin üretilmesini, iklim üzerinde egemenliği ve fırtınalar üretmeyi sağlamak için kendisinin yeni ampirik, tümevarımcı yönteminin uygulanması isteğini dile getirmişti. Bacon, bu tip araştırmaların terk edilmiş olmasından yakınır ve doğa tarihi adlı eserinde altın yapmak ve çeşitli mucizeler gerçekleştirmek için kesin reçeteler verir. Benzer şekilde Isaac Newton da, ömrünün sonlarında St. John’un Vahiylerini yorumlamakla meşgul olmuştu. O halde, eğer son yıllarda İngiliz ampirizmi kimi temsilcilerinin şahsında –ki bunlar hiç de en kötüleri değildirler– Amerika’dan ithal edilen ruh çağırıcılığının ve büyücülüğün zavallı kurbanları haline gelmiş gözüküyorsa buna şaşmamak gerekir.[19]
Hiç şüphe yok ki Stephen Hawking ve Roger Penrose parlak bilimciler ve matematikçilerdir. Sorun şu ki, eğer yanlış bir öncülden yola çıkarsanız, kaçınılmaz olarak yanlış sonuçlar çıkarırsınız. Hawking kendi teorilerinden dini birtakım sonuçlar çıkarılabileceği düşüncesinden açıkça rahatsız oluyor. 1981’de Vatikan’da kozmoloji üzerine Cizvit papazlarınca düzenlenen bir konferansa katıldığını belirtiyor ve şu yorumda bulunuyor:
Katolik Kilisesi güneşin dünya etrafında dolaştığını ilân ederek bilimsel bir sorun hakkında bir yasa ileri sürmeye çalıştığında, Galileo konusunda büyük bir yanlış yapmıştı. Bugün, yüzyıllar sonra, kozmoloji hakkında akıl danışmak için bir dizi uzmanı davet etmeye karar vermiştir. Konferansın sonunda katılımcılar bir lütuf olarak Papayla görüştürüldüler. Papa da bize, evrenin büyük patlamadan sonraki evrimini incelememizde bir sorun olmadığını, ama büyük patlamaya burnumuzu sokmamamızı, çünkü onun Yaratılış anı ve dolayısıyla Tanrının işi olduğunu anlattı. O zaman, biraz önce konferansta yaptığım konuşmanın konusundan haberdar olmayışına çok sevindim. Çünkü konuşmam, uzay-zamanın sonlu ama sınırsız olabileceği, yani bir başlangıcının, bir yaratılış anının olmadığı konusundaydı. Ölümünden tam 300 yıl sonra doğmuş olmamın da biraz etkisiyle kendimi güçlü bir şekilde özdeşleştirdiğim Galileo’nun yazgısını paylaşmak istemiyordum![20]
Açıkçası, Hawking, kendisiyle Yaratılışçılar arasına bir çizgi çekmek istiyor. Ama girişimi pek başarılı değil. Evren nasıl sonlu ama yine de sınırsız olabilir? Matematikte, 1 sayısıyla başlayan sonsuz sayı serileri elde etmek mümkündür. Ama pratikte, sonsuzluk düşüncesi 1 ile ya da başka herhangi bir sayıyla başlayamaz. Sonsuzluk matematiksel bir kavram değildir. Sayılamaz. Hegel’in kötü sonsuzluk olarak adlandırdığı şey bu tek taraflı “sonsuzluk”tur. Engels, Dühring ile yürüttüğü polemikte bu soruna değinir:
Peki ya “sayılmış sonsuz sayı serisinin” çelişkisi nedir? Bay Dühring bizim için bunu sayma hünerini gösterir göstermez, bu çelişkiyi daha yakından inceleyecek durumda olacağız. Bay Dühring –¥’dan (eksi sonsuz) 0’a kadar sayma görevini tamamlar tamamlamaz gelsin. Çok açıktır ki, nereden saymaya başlarsa başlasın, kendi ardında sonsuz bir seri ve böylelikle de tamamlaması gereken görevi bırakacaktır. Sadece kendi 1+2+3+4+... sonsuz serisini tersine çevirsin ve sonsuzdan başlayarak gerisin geriye 1’e kadar saymayı denesin; açıktır ki böyle bir işe ancak meselenin ne olduğundan en ufak bir haberi bile olmayan birileri girişebilirdi. Dahası da var. Bay Dühring geçmiş zamanın sonsuz serisinin sayılmış olduğunu iddia ettiğinde, böylelikle zamanın bir başlangıcı olduğunu ileri sürer; çünkü aksi takdirde “saymaya” hiçbir şekilde başlayamamış olurdu. Öyleyse, bir kez daha, kanıtlaması gereken öncülü el altından kabul ettirir. Sayılmış bulunan bir sonsuz seri düşüncesi, diğer bir deyişle, her şeyi kapsayan Dühring Belirli Sayı Yasası bir contradictio in adjecto, yani kendi içinde bir çelişki içeren ve üstelik saçma bir çelişki içeren bir çelişkidir.
Açıktır ki, bir sonu olan ama başlangıcı bulunmayan bir sonsuzluk, başlangıcı olan ama sonu olmayan bir sonsuzluktan ne daha çok ne de daha az sonsuzdur. En küçük diyalektik bir bakış bile, Bay Dühring’e, başlangıç ile sonun tıpkı Kuzey Kutbu ile Güney Kutbu gibi birbirlerine zorunlu olarak bağlı bulunduklarını ve eğer son bir tarafa bırakılırsa, başlangıcın tam da son haline –serinin sahip olduğu tek son haline– geleceğini ve bunun tersinin de doğru olduğunu fısıldardı. Sonsuz serilerle çalışma matematiksel alışkanlığı olmasa, tüm yanılsama imkânsız olurdu. Matematikte belirsize, sonsuza varmak için belirli, sonlu terimlerden başlamak gerektiğinden dolayı pozitif ya da negatif tüm matematiksel seriler 1’le başlamak zorundadır, aksi takdirde hesaplama işinde kullanılamazlar. Ama matematikçinin mantıksal gereksinimi gerçek dünya için zorunlu bir yasa olmaktan çok uzaktır.[21]
Stephen Hawking, bu rölativistik spekülasyonu, kara delikler üzerine yaptığı çalışmayla bizi tam da bilim-kurgu dünyasına sürükleyen en aşırı uca kadar götürdü. Büyük patlamadan önce ne olduğuna ilişkin münasebetsiz sorunun kıyısından dolaşmak için, her an varolan ve güya birbirine “solucan delikleri”yle bağlı “bebek evrenler” düşüncesi ileri sürüldü. Lerner’in alaycı bir şekilde değindiği gibi: “Bir çeşit kozmik doğum kontrolü için dilenir gözüken bir görüştür bu.”[22] Ciddi bilimcilerin böylesi gülünç düşüncelere itibar etmeleri gerçekten de şok edicidir.
“Sınırsız bir sonlu evren” düşüncesi de, sürekli olarak değişen, ebedi ve sonsuz bir evren gerçekliğine dayanmayan bir başka matematiksel soyutlamadır. Bu bakışı bir kez benimsediğimizde, “solucan deliklerine”, süpersicimlere, tekilliklere vb. ilişkin mistik spekülasyonlara da ihtiyaç kalmaz. Sonsuz bir evren, bir başlangıç ya da son aramamızı değil, yalnızca hareket, değişim ve gelişmenin sonu olmayan sürecinin izini sürmemizi gerektirir. Bu diyalektik kavrayış Cennet ya da Cehenneme, Tanrı ya da Şeytana, Yaratılış ya da Kıyamete yer bırakmaz. Ama aynı şey, büyük ihtimalle “Tanrının aklından geçenleri öğrenmeye” çalışma noktasına varan Hawking için söylenemez.
Gericiler bu gülünç manzara karşısında ellerini ovuşturuyor ve bilimde hüküm süren obskürantizm akımlarını kendi amaçları için kullanıyorlar. Büyük sermayenin akıl hocası William Rees-Mogg şöyle yazıyor:
Dünyanın her yerindeki birçok toplumda faaliyet yürüten dini hareketlerin, çok zor bir ekonomik dönemden geçersek çok büyük ihtimalle oldukça güçleneceğini düşünüyoruz. Din güçlenecektir, çünkü bilimin bugünkü hamleleri gerçekliğin dini kavranılışını artık zayıflatmıyor. Aslında, yüzyıllardır ilk kez bilim dini destekliyor.[23]
Boşluktaki Düşünceler
“Neden, bazen, kahvaltıdan önce altı imkânsız şeye inandım.” (Lewis Carroll)
“İnsanlarla bu imkânsızdır; ama Tanrıyla her şey mümkündür.” (Matthew, 19:26)
“Hiçbir şey hiçlikten var edilemez.” (Lucretius)
Tam bu kitabı yazmayı bitirmeden önce, 25 Şubat 1995 tarihli New Scientist’de büyük patlama kozmolojisine yapılmış en son katkıya rastladık. Robert Matthews tarafından kaleme alınan Boşluk Gibisi Yok başlıklı makalede şunları okuyoruz:
“Her tarafınızdadır ama yine de hissedemezsiniz. Her şeyin kaynağıdır, ama yine de hiçbir şeydir.”
Neymiş bu şaşırtıcı şey? Boşluk (Vakum). Nedir boşluk? Bu sözcüğün kaynağı olan Latince vacuus tüm basitliğiyle boş demektir. Sözlükler bu sözcüğü “boş mekân, ya da her türlü madde ve muhtevadan yoksun mekân; doldurulmamış ya da kaplanmamış mekân; boşluk” olarak tanımlıyor. Bugüne kadar durum buydu. Ama artık değil. Mütevazı boşluk, Bay Matthews’in sözleriyle, “çağdaş fizikteki en sıcak başlıklardan biri” haline gelmiştir.
O, sihirli etkilerden oluşan bir harikalar diyarı olduğunu kanıtlıyor: Hiçbir yerden kaynaklanmayan kuvvet alanları, ansızın ortaya çıkan ve yok olan parçacıklar ve görünür bir güç kaynağı bulunmayan enerjik titreşimler.
Heisenberg ve Einstein sayesinde (zavallı Einstein!), “şaşırsak da, her tarafımızda, sürekli olarak «zımni» atomaltı parçacıkların ansızın hiçlikten ortaya çıktığını ve 10–23 saniye içerisinde tekrar ortadan kaybolduğunu kavrıyoruz. «Boş uzay» böylelikle gerçekte hiç de boş değildir, tersine tüm Evreni istila eden fokurdayan bir aktivite denizidir.” Bu hem doğru hem de yanlıştır. Şurası doğru ki, tüm evren madde ve enerji tarafından istila edilmiştir ve şu “boş uzay” gerçekte boş değildir, parçacıklarla, radyasyonla ve kuvvet-alanlarıyla doludur. Parçacıkların sürekli olarak değiştikleri ve bazılarının “zımni” parçacıklar olarak adlandırılacak kadar geçici ve kısa bir ömürleri olduğu da doğrudur. Onyıllar önce de bilinen bu fikirlerde “şaşırtıcı” olan hiçbir şey yoktur. Ama bunların “hiçlikten” ansızın ortaya çıktıkları tümüyle yanlıştır. Bu yanlış anlayışa yukarıda değinmiştik ve bu nedenle söylenenleri tekrar etmek gereksiz. Fiziğe idealizmi sokmak isteyenler, sürekli tekrarlayan bir plak gibi hiçlikten bir şeyler elde edilebileceği düşüncesini yineliyorlar. Bu düşünce kuantum fiziği de dahil tüm bilinen fizik yasalarıyla çelişir. Ama yine de karşımızda, enerjinin kelimesi kelimesine hiçlikten elde edilebileceği şeklindeki akıl almaz fikri buluyoruz! Geçmişte haklı olarak alay edilen daimi hareketi keşfetme çabası gibi bir şeydir bu.
Modern fizik, tüm evreni kaplayan ve ışık dalgalarının ilerlemesini sağladığı düşünülen eski eter fikrinin reddiyle yola çıktı. Einstein’ın özel görelilik teorisi, ışığın bir boşlukta ilerleyebileceğini ve herhangi bir özel ortama ihtiyaç duymadığını kanıtladı. Bay Matthews, akıl almaz bir biçimde, bir otorite olarak Einstein’dan bir pasaj aktardıktan sonra el altından eteri tekrar fiziğe sokuşturmaya girişiyor:
Bu evrensel bir sıvının varolamayacağı anlamına gelmez, tersine böyle bir sıvının özel göreliliğin talimatlarına uyması gerektiğine işaret eder. Boşluğun, ortalama bir gerçek hiçlik durumu etrafındaki salt kuantum dalgalanmaları olma mecburiyeti yoktur. Boşluk, evrendeki sürekli ve sıfırdan farklı bir enerji kaynağı olabilir.
Peki bundan ne anlamamız gerekiyor? Şimdiye kadar bize, fizikteki “şaşırtıcı” yeni gelişmelerden, parçacıkların “harikalar diyarı”ndan bahsedildi ve boşlukların tüm ihtiyaçlarımızı karşılayacak kadar yeterli enerjiye sahip oldukları garantisi verildi. Ama makalenin sunduğu bilgiler yeni bir şey söylemiyor gibi gözüküyor. İddialar üzerine bir dolu laf, ama gerçeklerden haber yok. Belki de yazarın niyeti bu durumu muğlak ifadelerle telâfi etmektir. “Sürekli ve sıfırdan farklı bir enerji kaynağı”yla ne kastedildiğini Allah bilir. Peki ya şu “ortalama gerçek hiçlik durumu”na ne demeli? Eğer kastedilen gerçek boşluksa, bu dört muğlak kelime yerine iki net ve açık kelimeyi kullanmak tercih edilir olmalıydı. Bu tür kasıtlı muğlaklıklar genellikle karmakarışık düşüncelerin üstünü örtmek için kullanılır, özellikle de bu alanda. Neden açık ve sade biçimde konuşulmaz? Kuşkusuz ki, söz konusu olan şey içerik bakımından “gerçek bir hiçlik” olduğundan.
Makalenin tüm iddiası, boşluğun hiçlikten sınırsız bir enerji miktarı türettiğini göstermektir. Yegâne “kanıt” da, genellikle her türlü keyfi hipotezi asabileceğimiz bir askılık olarak iş gören özel ve genel görelilik teorilerine yapılan birkaç atıftan ibarettir.
Özel görelilik, hangi hızla hareket ederlerse etsinler tüm gözlemciler için boşluğun niteliklerinin aynı görünmesi gerektiğini ileri sürer. Bunun doğru olması için, boşluk “deniz”inin basıncının, enerji yoğunluğunu götürmesi gerekir. Bu çok da zararlı görünmeyen bir koşuldur, ama yine de bazı şaşırtıcı sonuçları vardır. Meselâ, boşluk enerjisinin verili bir bölgesinin, ne kadar genişlemiş olursa olsun, aynı enerji yoğunluğuna sahip olduğu anlamına gelir. Bu en azından tuhaftır. Bunu, hacmi arttıkça enerji yoğunluğu düşen sıradan bir gazın davranışıyla karşılaştırın. Boşluk sanki daimi bir enerji deposuna yaslanmaktadır.
İlkin, birkaç cümle önce yalnızca varsayımsal bir “evrensel sıvı” olan şey, artık, “su”yunun nereden geldiği kimse tarafından bilinmeyen gerçek bir boşluk “deniz”ine dönüşmüş bulunmaktadır. Bunun en azından tuhaf olduğu söylenebilir. Ama yine de bunu bırakalım. Tıpkı yazar gibi, kanıtlanması gereken şeyin doğru olduğunu ve bu engin hiçlik okyanusunun varlığını kabul edelim. Buradan, bu “hiçlik”in artık yalnızca bir şey olmakla kalmayıp, oldukça esaslı “bir şey” olduğu ortaya çıkar. Sanki bir büyüyle, “daimi bir depodan” gelen enerjiyle doldurulmuştur. Bu yaklaşım, Yunan ve İrlanda mitolojisindeki “bereket boynuzu”nun, cornucopia’nın kozmolojik eşanlamlısıdır. Kendisinden ne kadar içilirse içilsin asla boşalmayan efsanevi bir boynuz ya da kazan. Tanrıların bir armağanıydı bu. Bugün Bay Matthews bizlere, bunun bir çocuk oyunu gibi görünmesini sağlayan bir şey yutturmak istiyor.
Eğer enerji bir boşluğa giriyorsa, boşluğun dışından bir yerlerden gelmelidir. Boşluk madde ve enerjiden yalıtık varolamayacağına göre bu yeterince açıktır. Maddesiz bir boş uzay fikri, uzaysız bir madde fikri kadar saçmadır. Dünyada kusursuz boşluk diye bir şey yoktur. Kusursuz bir boşluğa en yakın olan şey uzaydır. Ama aslına bakılırsa, uzay da boş değildir. Onyıllar önce Hannes Alfvén, uzayın plazma filamanlarıyla dolu manyetik alanlarla ve elektrik akımları ağıyla sarmalanmış canlı bir şey olduğuna işaret etmişti. Bu, spekülasyonun ya da görelilik teorisine yapılan atıfların sonucu değil, Jüpiter, Satürn ve Uranüs gezegenlerinin etrafında bu akımları ve filamanları saptayan Voyager ve Pioneer uzay araçlarınınkiler de dahil birtakım gözlemlerden doğmuş bir sonuçtur.
Demek ki uzayda gerçekten de bol miktarda enerji vardır. Ama Bay Matthews’un bahsettiği türden bir enerji değil. Onun bir zerresi bile değil. “Boşluk denizi”ni ileri sürmekle onun kastettiği, enerjinin doğrudan boşluktan elde edildiğidir. Maddeye gerek yoktur! Bu yaklaşım, şapkadan tavşan çıkaran bir sihirbazınkinden hiç de daha iyi bir yaklaşım değildir. Her şeyden önce, hepimiz biliriz ki, tavşan bir yerlerden gelir. Ama Bay Mathews’in enerjisi hiç de bir yerlerden gelmez. Genel görelilik teorisinin nezaketi sayesinde boşluktan gelir:
Einstein’ın genel görelilik teorisinin kilit özelliklerinden biri, kütlenin, kütleçekimin yegâne kaynağı olmayışıdır. Özellikle hem pozitif hem de negatif basınç kütleçekim etkisi yaratabilir.
Böylelikle, okuyucu baştan aşağı bir gizemle karşı karşıya bırakılır. Ama şimdi her şey (hemen hemen) açıklığa kavuşuyor:
Boşluğun bu özelliği, kozmolojinin son onyıldaki belki de en önemli yeni kavramının bağrında yer alır: kozmik şişme. İlkesel olarak MIT’deki Alan Guth ve Andrei Linde (şu anda Stanford’da) tarafından geliştirilen kozmik şişme fikri, çok erken dönemlerinde Evrenin kararsız bir boşluk enerjisiyle (ki bu enerjinin “kütleçekim karşıtı” etkisi Evreni 10–32 saniye içerisinde belki de 1050 kat genişletmiştir) tıka basa dolu olduğu varsayımından hareket eder. Boşluk enerjisi, geride, enerjisi ısıya dönüşen gelişigüzel dalgalanmalar bırakarak ölüp gitti. Enerji ve madde birbirlerine dönüşebilir olduğundan, sonuç, bugün büyük patlama olarak adlandırdığımız maddenin yaratılışıydı.
İşte böyle! Tüm bu keyfi yapı, büyük patlamaya ilişkin şişme teorisini desteklemek içindir. Her zamanki gibi, hipotezleri ne pahasına olursa olsun desteklemek adına kale direklerinin yerini değiştirip duruyorlar. Tıpkı, eski Aristoteles-Ptolemaios kristal küreler teorisi savunucularının, bu teoriyi olgularla denk düşmesi için her seferinde daha da karmaşık hale getirerek sürekli gözden geçirmeleri gibi. Görmüş olduğumuz gibi, söz konusu teori, kayıp olan “soğuk karanlık madde” ve Hubble sabiti hakkındaki muazzam karışıklık nedeniyle son zamanlarda kötü günler geçiriyordu. Küçücük de olsa bir desteğe fena halde ihtiyaç duyan bu teorinin savunucuları besbelli ki, teorinin merkezi sorunlarından birine bir açıklama getirme arayışı içine girdiler; şişen bir büyük patlamaya yol açacak tüm bu enerji nereden gelmişti? “Tüm zamanların en büyük bedava öğle yemeği” diyordu Alan Guth. Şimdilerde hesabı birilerine ya da bir şeylere ödetmek istiyorlar ve karşımıza boşlukla çıkıyorlar. Bu hesabın ödenip ödenmeyeceğinden kuşkuluyuz. Ama gerçek dünyada, hesabı ödemeyen insanlar genellikle hiç de kibar olmayan bir biçimde kapı önüne konulurlar, nakit para yerine genel görelilik teorisini üretmeyi vaat etseler bile.
“Hiçlikten, hiçlik yoluyla, hiçliğe” demişti Hegel. Bu şişme teorisinin mezar kitabesi için gayet uygundur. Hiçlikten bir şeyler elde etmenin gerçekten de tek bir yolu vardır; bir Yaratılış eylemi. Ve bu da ancak bir Yaratıcının müdahalesiyle mümkündür. Ne kadar uğraşırlarsa uğraşsınlar, büyük patlama savunucuları ayak izlerinin kendilerini hep aynı yöne götürdüğünü göreceklerdir. Bir kısmı bu yola sevinçle girecektir, diğerleri ise kendilerinin “geleneksel anlamda” dindar olmadığını iddia edecektir. Ama mistisizme geri dönüş bu modern Yaratılış efsanesinin kaçınılmaz sonucudur. Bereket versin ki, gittikçe artan sayıda insan bu gidişattan honutsuzluk duymaya başlamaktadır. Er ya da geç gözlem düzeyinde büyük bir buluş gerçekleşecek ve bu, büyük patlamayı ebediyete intikal ettirecek yeni bir teorinin ortaya çıkmasını sağlayacaktır. Bu ne kadar erken olursa o kadar iyi.
Güneş Sisteminin Kökenleri
Uzay gerçekte boş değildir. Doğada kusursuz bir boşluk varolamaz. Uzay ince bir gazla doludur; “yıldızlararası gaz” ilk kez 1904’te Hartmann tarafından saptandı. Gaz ve toz yoğunluğu, bir “sis” tabakasıyla çevrili olan galaksilerin etraflarında artmakta ve yoğunlaşmaktadır, bu “sis” tabakası genellikle, yıldızlardan yayılan radyasyon nedeniyle iyonlaşmış hidrojen atomlarından oluşur. Bu madde bile eylemsiz ve cansız değildir, tersine elektrik yüklü atomaltı parçacıklara ayrışmış, her türlü harekete, sürece ve değişime tâbi durumdadır. Bu atomlar ara sıra çarpışırlar ve enerji durumlarını değiştirebilirler. Tek bir atom ancak her 11 milyon yılda bir kez bir çarpışma yapabilecek olmasına rağmen, söz konusu olan muazzam atom sayısı, sürekli ve saptanabilir bir emisyonun (ilk olarak 1951’de saptanan “hidrojenin şarkısı”) ortaya çıkışı için yeterlidir.
Bunun neredeyse tamamı hidrojendir, ama bunun yanı sıra hidrojenin daha karmaşık bir biçimi olan döteryum, oksijen ve helyum da vardır. Bu elementlerin uzaydaki son derece seyrek dağılımı dikkate alındığında bir bileşiğin oluşması imkânsız gibi görünür. Ama gerçekte bu olmaktadır, ve üstelik dikkate değer bir karmaşıklık düzeyinde. Uzayda su molekülü (H2O) bulunmuştur, ve ardından da amonyak (NH3) ve formaldehit (H2CO) ve çok daha karmaşık moleküller, öyle ki tüm bunlar yeni bir bilimi ortaya çıkarmıştır: Astrokimya. Son olarak, bizzat canlı hayatın temel moleküllerinin –aminoasitler– uzayda varolduğu kanıtlanmış bulunmaktadır.
Güneş sisteminin oluşumuna dair bulutsu hipotezini ilk olarak Kant (1755’te) ve Laplace (1796’da) ileri sürdüler. Buna göre, güneş ve gezegenler uçsuz bucaksız bir madde bulutunun yoğunlaşmasından oluşmuştu. Bu, olgularla denk düşüyor görünüyordu ve Engels’in Doğanın Diyalektiği’ni yazdığı sıralarda, genel kabul gören bir görüştü. Ne var ki 1905’te Chamberlain ve Moulton alternatif bir teori ortaya koydular; planetesimal* hipotezi. Bu hipotez, 1918’de gelgit hipotezini ileri süren Jeans ve Jeffreys tarafından daha da geliştirildi. Bu sonuncu hipotez, güneş sisteminin iki yıldızın çarpışmasının bir sonucu olarak ortaya çıktığı düşüncesini içerir. Bu teorinin sorunu şudur ki, eğer bu teori doğruysa, gezegensel sistemler son derece nadir olgular olmalıdırlar. Yıldızları birbirinden ayıran muazzam uzaklıklar, böylesi çarpışmaların, zaten çok nadir olan süpernovalardan 10.000 kez daha az gerçekleştikleri anlamına gelir. Bir kez daha görmekteyiz ki, bir sorunu, yolunu şaşırmış bir yıldız gibi tesadüfi bir dış kaynağa başvurarak çözme girişimiyle, çözdüklerimizden daha büyük sorunlar yaratmış oluruz.
Sonunda, Kant-Laplace modelinin yerine geçtiği varsayılan teorinin matematiksel olarak çürük olduğu görülmüş oldu. “Üç yıldız çarpışması” (Littleton) ve Hoyle’nin süpernova teorisi gibi diğer çabalar da, bu yolla güneşten kopan maddelerin gezegenler şeklinde yoğunlaşmak için haddinden fazla sıcak olduğunun kanıtlandığı 1939 yılında bir tarafa bırakıldı. Böylesi maddeler aslında ince bir gaz olarak genleşmeliydiler. Böylelikle, planetesimal-afet teorileri yıkıldı. Bulutsu hipotezi yeniden öne çıktı, ama öncekinden daha üst bir düzeyde. Kant ve Laplace’ın düşüncelerinin yinelenmesinden ibaret değildi artık. Meselâ artık, modelde tasavvur edilen toz ve gaz bulutlarının, onların düşündüklerinden çok daha büyük olması gerektiği anlaşılmıştır. Böylesi devasa ölçeklerde, bulut muazzam girdaplar oluşturan bir türbülans yaşamalı ve ardından ayrı sistemler şeklinde yoğunlaşmalıydı. Bu kusursuz diyalektik model 1944’te Alman astronomu Carl F. von Weizsäcker tarafından geliştirilmiş ve İsveçli astrofizikçi Hannes Alfvén tarafından kusursuzlaştırılmıştı.
Weizsäcker, en büyük girdaplarda, alt girdaplar doğuran türbülanslı bir büzüşme süreciyle galaksileri oluşturmaya yetecek kadar madde olması gerektiğini hesaplamıştı. Bu alt girdapların her biri güneş sistemlerini ve gezegenleri oluşturabilirdi. Hannes Alfvén özellikle güneşin manyetik alanını inceledi. İlk başlarda, güneş büyük bir hızla kendi ekseni etrafında dönmekteydi, ama sonunda kendi manyetik alanı tarafından bu dönüş yavaşlatılmıştı. Bu, açısal momentumu gezegenlere aktardı. Kant-Laplace teorisinin Alfvén ve Weizsäcker tarafından geliştirilen bu yeni versiyonu bugün artık genellikle, güneş sisteminin kökenlerinin en yaygın kabul gören versiyonu olarak ele alınmaktadır.
Yıldızların doğumu ve ölümü, doğanın diyalektik incelenişinin de bir başka örneğini oluşturur. Kendi nükleer yakıtlarını tüketmeden önce yıldızlar milyonlarca yıl süren uzun vadeli barışçıl bir evrim döneminden geçerler. Ancak kritik bir noktaya geldiklerinde şiddetli bir sona uğrarlar, kendi ağırlıkları altında bir saniyeden de kısa bir süre içerisinde çökerler. Zamanla, güneşin bir milyar yıl içerisinde yaydığından daha fazlasını birkaç ay içerisinde yayarak ışık biçiminde devasa bir enerji ortaya çıkarırlar. Yine de bu ışık miktarı bir süpernovanın toplam enerjisinin yalnızca küçük bir bölümünü temsil eder. Patlamanın kinetik enerjisi on kat daha fazladır. Bunun da belki on kat fazlası nötrinolar tarafından alınıp götürülür. Yıldızın kütlesinin büyük bir bölümü uzaya saçılır. Samanyolu civarında böylesi bir süpernova patlaması kendi kütlesini dışarı savurmuş ve çok çeşitli elementler içeren bir nükleer küle dönüşmüştür. Dünya ve onun içindeki her şey, bizler de dahil, bütünüyle bu geri dönüşümlü yıldız tozlarından oluştuk, kanımızdaki demir bu geri dönüşümlü kozmik enkazın tipik bir örneğidir.
Bu kozmik devrimler, tıpkı dünyevi devrimler gibi, nadir olaylardır. Kendi galaksimizde geçmiş bin yıl boyunca yalnızca üç süpernova kaydedilmiş durumdadır. Bu süpernovaların, 1054’te Çinli gözlemciler tarafından kaydedilmiş bulunan en parlağı Crab Bulutsusunu oluşturmuştur. Dahası, yıldızların sınıflandırılması, evrende yeni türden bir madde olmadığı sonucunu çıkarmıştır. Aynı tür madde her yerde mevcuttur. Tüm yıldız tayflarının temel özellikleri, dünya üzerinde varolan maddelerle açıklanabilir. Kızılötesi astronominin gelişmesi, yıldızlar arası karanlık bulutların (ki muhtemelen yeni yıldızların çoğu buralarda oluşmaktadır) içinin araştırılmasının araçlarını sağlamıştır. Radyo astronomisi bu bulutların bileşimini açığa çıkarmaya başlamıştır: esas olarak hidrojen ve toz, ve çoğunluğu organik olan birtakım şaşırtıcı karmaşık moleküller karışımı.
Güneş sistemimizin doğumu, yaklaşık 4,6 milyar yıl kadar önce, bugün artık tükenmiş bir yıldızın dağılmış enkaz bulutundan gelişmiştir. Bugünkü güneş, bu dönen yassı bulutun merkezinde vücut bulmuştur, gezegenler ise güneşi çevreleyen farklı noktalarda gelişmişlerdir. Dış gezegenlerin –Jüpiter, Satürn, Uranüs ve Plüton– orijinal bulutun numuneleri olduğu düşünülmektedir: Hidrojen, helyum, metan, amonyak ve su. Daha küçük olan iç gezegenlerse –Merkür, Venüs, Dünya ve Mars– ağır elementler bakımından daha zengin ve helyum ve neon gibi gazlar açısından daha yoksuldurlar, bunlar zayıf kütleçekimden dolayı dışarı doğru kaçabilmiştirler.
Aristoteles, dünyadaki her şeyin ölümlü olduğunu ama göksel olan şeylerin değişmez ve ölümsüz olduğunu düşünüyordu. Bugünkü bilgilerimiz farklı. Gece gökyüzünün uçsuz bucaksızlığına şaşkınlıkla gözümüzü dikip baktığımızda, karanlığı aydınlatan bu göksel kütlelerin bir gün sönüp gideceğini biliyoruz. Yalnızca ölümlü insanlar değil, İlahların isimlerini taşıyan yıldızlar da, değişim, doğum ve ölümün ıstırabını ve coşkusunu yaşamaktadırlar. Ve ilginç bir şekilde bu bilgi bizi, kendisinden geldiğimiz ve bir gün ona geri döneceğimiz doğanın büyük evrenine daha da yaklaştırıyor. Güneşimizin bugün şu haliyle kendisine milyarlarca yıl daha yetecek kadar hidrojeni mevcut. Ne var ki, er ya da geç kendi sıcaklığını, dünya üzerinde yaşamı imkânsız kılacak bir noktaya kadar yükseltecektir. Her tekil varlık ölmek zorundadır, ama tüm sayısız dışavurumları içerisinde maddi evrenin harikulâde çeşitliliği ölümsüz ve yıkılmazdır. Yaşam ortaya çıkar, geçer gider ve sonra yeniden ve yeniden ortaya çıkar. Bugüne kadar böyleydi. Bundan sonra da öyle olacaktır.

________________________________________
[1] aktaran: E. J. Lerner, The Big Bang Never Happened, s.214.
[2] E. J. Lerner, The Big Bang Never Happened, s.152.
* Şişme, İngilizcede inflation (enflasyon) sözcüğüyle ifade ediliyor. (ç.n.)
[3] E. J. Lerner, The Big Bang Never Happened, s.158.
[4] E. J. Lerner, The Big Bang Never Happened, s.39-40.
* Grand Unified Theory (GUT). Alan Guth önderliğindeki bu çalışmayla ulaşılmak istenen teoriye, muhtemelen onun adını çağrıştırmak için böyle bir isim verilmiş. (ç.n.)
[5] The Rubber Universe (Lastik Evren), s.11 ve 14, vurgu bizim.
[6] aktaran: E. J. Lerner, The Big Bang Never Happened, s.164-5. [Steven Weinberg, İlk Üç Dakika, TÜBİTAK Y., Şubat 1995, s.142-143]
* Zilyon: Çok büyük fakat büyüklüğü belli olmayan sayı. (ç.n.)
[7] P. Davies, The Last Three Minutes, s.123, 124-5 ve 126. [Son Üç Dakika, s.126-127, 128 ve 129]
* Plazma: Çok sayıda pozitif ve negatif yüklü parçacık (iyonlar ve elektronlar) içeren gaz. Bir gaz son derece yüksek sıcaklıklara kadar ısıtıldığında (örneğin güneşin dış bölgelerinde olduğu gibi) ya da çok güçlü bir elektrik alana sokulduğunda oluşur. Plazma fiziği modern bilimin önemli bir dalıdır.
** Kontrpuan: Çeşitli melodileri birbirine uydurma sanatı anlamına gelen bir müzik terimi. (ç.n.)
[8] E. J. Lerner, The Big Bang Never Happened, s.14
[9] E. J. Lerner, The Big Bang Never Happened, s.52, 196, 209 ve 217-8.
[10] E. J. Lerner, The Big Bang Never Happened, s.153-4, 221 ve 222.
* Kuasar: Yıldız benzeri radyo dalga kaynakları, ilk kez radyo dalgaları yaymalarından ötürü saptanmışlardı ve (her ne kadar bazıları, insanların hayal ettikleri kadar uzak olmadıklarına ve yüksek hızlarla hareket ettiklerine inansalar bile) uzak galaksilerin küçük parlak merkezleri olarak görünürler.
[11] E. J. Lerner, The Big Bang Never Happened, s.149.
[12] T. Ferris, age, s.204.
[13] S. W. Hawking, A Brief History of Time, From the Big Bang to Black Holes, s.34. [Zamanın Kısa Tarihi, Büyük Patlamadan Kara Deliklere, Milliyet Y., Şubat 1989, s.59-60]
[14] Hawking, age, s.46-7 ve 33. [age, s.71-72 ve 54-55]
[15] Engels, Anti-Dühring, s.64-5. [Anti-Dühring, s.115-116]
[16] Engels, Anti-Dühring, s.68. [Anti-Dühring, s.121]
[17] Hawking, age, s.50 ve 88-9. [age, s.76 ve 120]
[18] Hawking, age, s.89. [age, s.120-121]
[19] Engels, The Dialectics of Nature, s.68-9. [Doğanın Diyalektiği, s.62-63]
[20] Hawking, age, s.116. [age, s.152]
[21] Engels, Anti-Dühring, s.62-3 [Anti-Dühring, s.114-115]
[22] E. J. Lerner, The Big Bang Never Happened, s.161.
[23] W. Rees-Mogg ve J. Davidson, age, s.447
* Planetesimal, uzayda gezegensel yörüngelerde hareket eden ve gezegenleri oluşturduğu varsayılan çok küçük kütleler. (ç.n.)