5 Temmuz 2011 Salı

İSMAİL BEŞİKÇİ’nin GÖRÜŞLERİNİN ELEŞTİRİSİ

İSMAİL BEŞİKÇİ’nin GÖRÜŞLERİNİN ELEŞTİRİSİ

Yener ORKUNOĞLU

‘Yanlış bir argümanın ilacı, daha iyi bir argümandır. Fikirlerin bastırılması değil."

Carl Sagan


İsmail Beşikçi, geçmişte ’Kürdistan bir Sömürgedir’ diyerek ezen ulusun bir aydını olarak Türkiye’deki ‘Resmi İdeoloji’ye karşı çok kararlı bir çıkış yaptı. Bu çıkış çok cesurca bir çıkıştı. Düşüncesini savunma uğruna yıllarca bedel ödedi. Kararlılığı, cesareti ve mücadelesi sayesinde Kürt halkının saygınlığını kazandı.

Önce önemli bir şeyi saptayalım. Bu yazıdaki Beşikçiye yönelik eleştiri, onun saptamlarına karşı değildir. Sorun Beşikçi’nin saptamasında değil, ileri sürdüğü çözüm önerilerindedir. Bu satırların yazarı Kürdistan’ın bir ‘iç sömürge’ olduğunu düşünen ve savunan biridir. Ama çözüm önerileri farklıdır. Bu satırların yazarı, İsmail Beşikçi’yi bir panele çağırarak, İsmail Beşikçi’nin görüşlerini açıklama olanağı yaratmak istedi. Beşikçi, ilke olarak yurtdışına çıkmak istemediğinden, böylesi bir panele katılamayacağını belirtti.

İsmail Beşikçi’nin kişiliğine karşı saygım var. Kendisini Kürt davasına adamış bir kişi. Saygınlığı nedeniyle İsmail Beşikçi’ye eleştiriler yöneltmek, çok hassas bir şeydi. Uzun dönem bu konuda eleştirilerimi erteledim. Ama son dönemlerde Beşikçi, daha çok konuşur hale geldi.

Düşüncelerini daha sıkça ifade etmeye başladı. İşin bir diğer yanı da şu: Beşikçi, Resmi ideolojiye karşı dururken, onun cesareti, dürüstlüğü ön plana kaydı. Görüşlerinin içeriği biraz gölgede kaldı. Ne var ki son dönemlerde Öcalan’a yönelik eleştirileri nedeniyle görüşlerinin içeriği de daha belirgin bir hale geldi. Beşikçi karşısında kişisel saygımı koruyarak, onun bazı görüşlerinin eleştirisini yapmaya çalışacağım. PKK önderi Öcalan’ın görüşlerinin eleştirisini yer darlığı nedeniyle daha sonraki yazılarıma bırakacağım.

İlkin bir belirleme yapalım: Öcalan-Beşikçi tartışmasının nedeni kişisel değil ideolojiktir. Daha önceleri ideolojik bir farklılık yok gibiydi. Şimdi şöyle sorulabilir: Öcalan ve Beşikçi arasındaki farklılıklar nasıl ve neden ortaya çıktı?

Bilindiği gibi, Öcalan bir komplo ile yakalanıp Türkiye’ye teslim edildikten sonra, yeni bir strateji ve süreç içinde de yeni bir paradigma değişikliğine gitti. Bu paradigma değişikliğinin özü yeni bir ulus (demokratik ulus) anlayışının ortaya konulmasıdır. Bu anlayışa göre, var olan ulus-devletler, esas olarak belirli bir etnik-kimliği temel almaktadır ve etnik-kimliği temel alan milliyetçilik, ulus-devletin ideolojik harcıdır. Yeni paradigma temelinde, Öcalan ayrı bir ulus-devlet kurma projesinden vazgeçerek, demokratik bir ulusun yaratılmasını savunmaktadır. Bu çerçevede, demokratik cumhuriyet, demokratik konfederalizm gibi düşünceler ortaya atar.

Öcalan’ın düşüncelerindeki değişim nedeniyle Beşikçi-Öcalan tartışması ortaya çıkar. Öcalan, Kürtlerin milliyetçilikten uzak durmaları gerektiğini söylerken, Beşikçi, Kürtlerin milliyetçi olması ve devlet kurmaları gerektiğini savunuyor. Ayrılıp Kürt devleti kurmaktan vazgeçmeyi eleştirerek şöyle diyor: ‘PKK büyük bir harekettir. PKK’nin çok büyük bir hareket olduğu da söylenebilir. Ama istemleri çok küçüktür. Çok çok küçüktür.’

Beşikçi’nin anlayışına göre PKK, Öcalan’ın yeni stratejisini (demokratik cumhuriyet vb.) kabul ederek, büyük bir hareket olmasına rağmen taleplerini küçültmüştür. Beşikçi, şu varsayımdan hareket etmektedir: Ayrı bir Kürt devleti kurmaktan vazgeçerek, tüm ulusların eşitliğine dayanan bir Demokratik Cumhuriyet istemek talepleri küçültmek demektir. Burada gizli bir varsayım daha vardır. Demokratik olmayan, ama ayrı olarak kurulmuş bir Kürt devleti, ulusların eşitliğini ve özgürce ifade edilmelerini mümkün kılan bir demokratik devletten daha üstündür.

Beşikçi, ayrı bir ulus-devlete sahip olmanın, milliyetçilikten arınmış demokratik cumhuriyetten daha üstün olduğu varsayımından hareket etmektedir. Ama görüşleri bu varsayımı ispatlamaktan uzaktır. Beşikçi, milliyetçi bir ideolojiye dayanan bir ulus-devletin, milliyetçilikten arınmış bir demokratik cumhuriyetten neden daha üstün olduğunu ortaya koymalıdır. Bu konuda gerekçelerini ileri sürmelidir. Yoksa görüşlerinin bilimsel bir değeri olmaz.

Şimdi şöyle bir durumu düşünelim. Diyelim ki, Türkiye’de yeni bir gelişme ortaya çıktı. Türk ve Kürt emekçileri, mücadele sonucu, ulusal kimlikten ayrılmış bir demokratik cumhuriyet kuruyor. Yani devletin ulusal kimlik ve dil üzerindeki tekeline son veriliyor. Resmi dil ve resmi kimlik ortadan kalkıyor. İsmail Beşikçi, böylesi bir cumhuriyeti hala, ayrı iki devletten daha geri mi buluyor? Bu noktada İsmail Beşikçi bir şey söylemiyor, susuyor

Lenin, tarımsal alanda feodalizmden kapitalizme geçişin iki yolu olduğunu söylüyordu. Bu iki yolu Prusya ve Amerikan tarzı olarak adlandırmıştı. Prusya tarzında, toprak ağaları iç başkalaşım yoluyla süreç içerisinde tarım kapitalistleri haline gelir. Bu nedenle Prusya tarzı ‚tepeden inme’ bir toprak devrimi olarak da adlandırılır. Amerikan tarzında ise, köylüler, devrim yoluyla toprak ağalarının elindeki topraklara el koyarak., bağımsız çiftçiler haline gelirler. Amerikan tipi devrim de ’aşağıdan yukarı’ bir devrim olarak adlandırılır

Ulus sorununda iki çözüm yolu vardır. Beşikçi-Öcalan tartışması farklı iki çözüm yolunun tartışılmasıdır. Beşikçi’nin önerisi elbette bir çözümdür. . Bu satırların yazarı, Kürtlerin ayrı bir devlet kurma hakkını reddetmiyor. Soru şudur: Türkiye ve Kürdistan’da ezilenlerin çıkarına en yakın olan çözüm nedir?

Bilindiği gibi, Almanya’nın ulusal birliğini Bismark gerçekleştirdi. Marks, Bismarck’ın gerçekleştirdiği işin ilerici bir iş olduğunu söyledi. Ama Bismark’ın yaptığını desteklemedi. Neden? Çünkü Bismark, ulusal birliği ‘aşağıdan’ değil ‘yukarıdan’ yapmıştı, yani demokratik değildi. Marks, Bismark’ı destekleyen sosyalistleri de ‘kraliyet sosyalisti’ olarak eleştirmişti. Bu örnek umarım hep vurgu yapmak istediğim ince ayrımı anlaşılır kılmıştır. Bu bakış açısından bakıldığında, bir Kürt devletinin kurulması Türkiye Cumhuriyeti’nde şu andaki mevcut koşullara göre ilerici bir adım olabilir. Ama bu onun her koşulda desteklenmesi anlamına gelmez, ayrıca birçok Türk şovenistinin yaptığı gibi, ona karşı olmayı da gerektirmez.

Marx’ın bize verdiği mesaj şudur: Tarihsel bakımdan her ilerici hareket desteklenilmek zorunda değil. Çünkü aynı zamanda bunun nasıl gerçekleştiğine, yani aşağıdan bir çözüm mü, yukarıdan bir çözüm mü olduğuna da bakmak gerekir..

Bu satırların yazarı, ulusal sorunun çözümünde iki yolun olduğunu düşünüyor. Biri eski paradigmaya dayanan, ulus-devlet anlayışından hareket eden, 20. yüzyılda ileri sürülen çözüm; ikincisi, ulusal kimliği temel almayan, ulusal kimlikten ayrılmış demokratik bir ulus anlayışına dayanan çözüm. Bizce İsmail Beşikçi’nin önerisi ‘aşağıdan’ çözüm yolundan ziyade, ‘yukarıdan’ çözüm yoluna yakındır. İsmail Beşikçi, 20. yüzyılın eskimiş ulus-anlayışıyla Kürt sorununa yaklaşırken, Öcalan yeni bir demokratik ulus anlayışıyla Kürt sorununa yaklaşmaktadır. Ortada birbirine zıt olan iki paradigma vardır.

Beşikçi, 1920’li yılların düşüncelerinden sıyrılamamıştır. Bunun nedeni İsmail Beşikçi’nin sosyolojik görüşlerin arkasındaki pozitivizmdir. Bunu gelecek yazıda ele alacağız.
09.12.2008 / ortaklikicin.blogspot.com / Gomanweb


POZİTİVİZMİN ETKİSİNDEKİ BEŞİKÇİ
Yener ORKUNOĞLU
Bilimsel analizin iki temel özelliği var: 1) Tanrıyı işe katmamak; 2) Mutlak olandan kaçınmak. Burjuva sosyolojisinin bir versiyonunu savunan Beşikçi, ‘mutlak’ olandan hareket eder. Örneğin o, ulusları, değişmez ve mutlak bir olgu olarak ele almaktadır. Beşikçi’nin bu görüşünü tekrar etmekte yarar var. Şöyle diyordu: “Doğada örneğin bir kaya nasıl “kaya” olarak algılanıyorsa, toprak olarak algılanmıyorsa, sosyal bilimlerde de örneğin Alevi, “Alevi” olarak, Müslüman, “Müslüman” olarak, Kürt ise “Kürt” olarak algılanmalıdır.’
Burjuva sosyolojisi olarak pozitivizm, topluma doğaya yaklaşır gibi yaklaşır. Bu şu demektir: Nasıl ki, doğanın yasaları değiştirilemezse, toplumun yasaları da değiştirilemez. Dolayısıyla pozitivizm, toplumu, toplumu ve toplumsal yaşamdaki olgu ve ilişkileri tasvir etmekle sınırlar kendini. Bu nedenle burjuva sosyolojisi, olguların tasviri ile yetinir. Pozitivizm, ’olgu’ları temel alır. Olguların nasıl ortaya çıktığını incelemez. Sadece ’olgu’ üzerine yoğunlaştığı için, olguların tarihi ve geleceği onu ilgilendirmez. Bir başka deyişle, Toplumsal değişim, bir toplumdan diğerine geçiş, değişim ve bu geçişin yasaları burjuva sosyolojisinin ilgi alanın dışındadır.
İsmail Beşikçi’nin sosyolojik görüşleri burjuva sosyolojisine (pozitivizme) dayanmaktadır. Beşikçi’nin düşüncelerini daha anlaşılır kılabilmek için, bu yazımızda pozitivizm konusunu ele almak durumundayız.
Pozitivizm Nedir?
Pozitivizm kavramından önce ‘pozitif felsefe’ kavramı vardı. Pozitif felsefe, esas olarak 19. yüzyıldaki negatif felsefeye karşıt olarak doğdu. ‘Pozitif felsefe’ kavramını terminolojiye kazandıran Fransız düşünür August Comte’dir. (Pozitivim hakkında daha geniş bilgi için August Comte Kimdir ve Pozitivizm Nedir başlıklı incelememe bakılabilir. Bu inceleme BİLİM ve GELECEK dergisinin Ağustos 2008 tarihinde yayınlandığı gibi, iki sitede da yayınlandı.)
Dolayısıyla Comte’nin pozitivizm anlayışını burada bütün yönleri ile ele almayacağız. Comte pozitivizminin bir kaç önemli noktasına dikkat çekmeye çalışacağım.

1. Pozitivizm, burjuva düzeni içinde ilerlemeyi savunur.
2. Pozitivizm, eleştirel akla savaş açar.
3. Pozitivizm, din ile uzlaşma yolları arar.
4. Pozitivizm, iktidarı burjuvaziye bırakırken, proletaryaya ahlaklı davranışı öğretir.

Şimdi bu noktaları açalım:
1. Comte, düzen içinde ilerlemeden yanadır.
Comte’ye göre, muhafazakarlar, düzeni korumak isterken ilerlemeye karşıdırlar. Negatif felsefeden etkilenen düşünceler de ilerlemeden yana iken düzene karşıdırlar. Oysa burjuva toplumunda yaşanan anarşiye karşı bir cevap bulunabilir. Comte’ye göre, burjuva düzenini rahatsız eden düşüncelerden kurtulmadan, burjuva düzeni korunamaz. Comte, ‘restorasyon konseptlerine, reçetelerine başvurmadan, modern burjuva düzeni sürdürmek’ için nelerin gerekli olduğunu araştırır, burjuva toplumundaki anarşi sorununa kendisi açısından bir cevap verir: Düzen ve İlerlemeyi uzlaştırmak. Bir başka deyişle, devrime son vermek, ama devrimin kazanımlarına sahip çıkmak. Comte’nin düzen-ilerleme konusundaki görüşü toplumsal yaşamda statik-dinamik ilişkisi içinde incelendiğinde şu açığa çıkar: Comte, toplumdaki ilerlemeden bahseder, ama onun için esas olan, düzendir, toplumun statiğidir. Comte, düzen sınırları içinde ilerlemeden yanadır. Bir başka deyişle, ilerleme düzene bağlıdır, ilerlemenin yönü düzen tarafından belirlenir. Comte, devrime ve devrimci döneme son vermek ister. Comte’nin ‘İlerleme’ konusundaki görüşü, devrimi reddeden, ama reformları savunan sosyal demokrasiye zemin hazırlamıştır.
İsmail Beşikçi’de kapitalist düzen sınırları içinde, değişim ve reformdan yanadır.

2. Pozitivizm, eleştirel akla karşıdır.
Pozitivizm, aydınlanma’nın eleştirel düşüncelerine ve felsefelerine karşı bir düşünce akımı olarak doğdu. Pozitivizmin toplumsal temeli konusunda şu söylenebilir: İktidara yerleşmiş burjuvazinin artık eleştirel düşünceye ihtiyacı yoktu. I. Napolyon, kendine yönelen eleştirileri etkisiz hale getirmek için, eleştiri yöneltenleri ‘ideolog’ olarak küçümser. Napolyon, ideolog sözcüğüne, boş konuşan, geveze anlamında olumsuz bir anlam yükler.
Pozitivizm, eleştirel aklın sorgulayıcı ve eleştirel gücünü bir kenara bırakır. Aklımızı, verili gerçeklikleri kabul etmeye zorlar. Aklımızın, verili olgulara ve gerçekliklere boyun eğmesini ister. Verili gerçekleri sorgulayan akılcılığa karşı tavır alır.
İsmail Beşikçi, Türkiye Cumhuriyetinin Resmi İdeojisini eleştirmekte ve sorgulamaktadır. Türk milliyetçiliğini eleştirmektedir. ’Türklerin milliyetçiliği ve devleti varsa, Kürtlerin de milliyetçiliği ve devleti olmadır’ biçiminde bir mantık yürütmektedir. Ama milliyetçiliğin kendisine karşı değildir. Milliyetçiliği ve ulus devleti verili bir olgu olarak görmektedir. Aklımızı, milliyetçilik ve ulus devlet vb. olgularını kabul etmeye zorlamaktadır. Aklımızın, milliyetçilik ve ulus devlet vb gibi verili olgulara ve gerçekliklere boyun eğmesini istemektedir.

3. Pozitivizm, din ile uzlaşma yolları arar.
Pozitivizmin kurucusu Comte, ömrünün sonuna doğru dine yönelir. ‘İnsanlık Dini’ yaratmaya çalışır. ‘İnsan ilişkilerinin ilahi bir Tanrı tarafından yönetildiğini’ ileri süren Katolik din adamı Bossuet’i ‘büyük Bossuet’ olarak över. Dinle uzlaşma yollarını arar, toplumsal düzenin oturabilmesi için dine sığınır. Comte’ye göre ‘toplum biliminden’, ‘toplumsal düzene’ geçmek için, kilise örgütleri, şölenler, kutsama ayinleri göreve çağrılmalıdır. Ona göre yalnızca dinsel pozitivizm olmadan, pozitiv siyaset ahlâka bağlanamaz. Dolayısıyla, pozitivizmin siyasal anlayışı, dinsel pozitivizm olmadan gerçekleşemez. Comte’nin düşüncesinin özü şematik olarak şöyle ifade edilebilir: ‘ilke olarak dinsel kaynaklı sevgi, temel olarak düzen ve amaç olarak da ilerleme’
İsmail Beşikçi ‚’Aleviliğin İslam’la hiçbir ilişkisi yoktur’ başlıklı yazısında, Aleviliğin, İslam’dan ayrı bir din olduğunu göstermeye çalışıyor. Aleviliğin, İslam’dan ayrı bir din olduğunu savunmayan Alevileri de kafa karışıklığı içinde olmakla suçlamaktadır. (Bu konuda Demir Küçükaydın’ın İsmail Beşikçi’ye yönelik eleştirilerini dile getirdiği kitabına gönderme yapmakla yetineceğim.) Bilim adamı olarak, Beşikçi, dinin kendisine karşı tavır alacağına, Alevi dininin ayrı bir din olduğunu ispatlamaya çalışır. Pozitivizmin, din ile uyuştuğunu yukarıda ifade etmiştim.

4. Pozitivizm, iktidarı burjuvaziye bırakırken, proletaryaya ahlaklı davranışı öğretir.
Comte ve okulu, ‘Sermayecilerin ebedi bir gereklilik olduğunu’ ispat etmeye çalışmıştı. Öte yandan Comte ve onun zamanındaki düşünürlerin karşılaştığı bir sorun vardı: Modern toplumda ahlaki ve düşünsel bir anarşi ve karmaşa vardır. Bu karmaşa farklı fikirlerin doğmasına neden olur. Comte’ye göre politik ve ekonomik iktidar burjuvazinin elinde olmalı. Proletarya politik güç olmak için uğraşmamalı, toplumda manevi bir güç olmalı. ‘Burjuvaziye iktidar, proletaryaya ahlak! İşte Comte’nin tüm düşüncesi bu sözlerde yansır.
Fransız düşünür Sarte ve arkadaşlarının Camus’a yönelik bir eleştirisi vardı: Camus, 'Efendinin önünde, hep başkaldıran bir esir olarak kalmak istiyor.’ Bu düşünce Comte için geçerlidir. Comte, burjuvaziye diklenen, ama onun önünde hep esir olmak isteyen bir düşünürdür.
Şimdi şöyle bir soru sorulabilir. Tüm bu anlatılanların İsmail Beşikçi’nin sosyolojik görüşleri ile ne ilgisi var?
İsmail Beşikçi’nin burjuva düzeni karşısındaki tutumunun açıklığa kavuşması gerektiğine inanıyorum. Beşikçi’nin kapitalist düzene itirazı var mıdır? O Kürt burjuvazisi için ayrı ulusal devlet altından iktidara kavuşmasını savunurken, emekçiler için ne düşünüyor?
Comte-Durkheimer okulunun görüşlerini Türkiye’ye ilk sokmaya başlayan düşünürlerden biri, Ziya Gökalp’dir. Ziya Gökalp’in sosyolojinde milliyetçilik ve din iki temel unsurdur. İsmail Beşikçi’nin sosyolojisinde de milliyetçilik ve din önemli rol oynamaktadır. İsmail Beşikçi’ye bu eleştirilerimiz, kimileri tarafından haksız ve insafsız bir eleştiri olarak algılanabilir. İsmail Beşikçi son dönemde yazdıkları (Alevilik, Milliyetçilik vb.) ve röportajları gerçekten son derece düşündürücüdür.
İsmail Beşikçi, kapitalizmin sonuçlarına değil de, temellerine itirazı var mıdır? Kişi ve konumları açısından Ziya Gökalp ve İsmail Beşikçi birbirlerine zıt iki kişiliklerdir ve konumları birbirinden oldukça farklıdır. Örneğin Ziya Gökalp iktidara çok yakın olan bir kişi ve iktidarın hizmetinde olan bir kişiydi. Oysa Beşikçi, iktidarın gazabına uğramış bir insandır. Bu açıdan bu iki insan birbiri ile karşılaştırılamaz.
Ama sosyolojik görüşleri açısından Ziya Gökalp ve İsmail Beşikçi pekala birbiriyle karşılaştırılabilir. Örneğin Beşikçi, milliyetçilik ve din konusunda Ziya Gökalp’in görüşleri ile kendi görüşleri arasındaki farkları bize açıklayabilir. Beşikçinin sosyolojisi hangi noktalarda Ziya Gökalp’in sosyolojiyle farklılıklar içermektedir? Beşikçi bunları açıklayarak hem bazı kafa karışıklıklarının da önüne geçmiş olur, hem de eleştirilere cevap vermiş olur.


31.12.2008 / Komün insiyatifi mail grubu / Gomanweb

http://www.123people.de/ext/frm?ti=personensuche%20telefonbuch&search_term=yener%20orkunoglu&search_country=DE&st=suche%20nach%20personen&target_url=http%3A%2F%2Fwww.ozgurmedya.org%2Farticledetail.asp%3FAuthorID%3D24%26ArticleID%3D1696§ion=bing&wrt_id=214


POZİTİVİZMİN ETKİSİNDEKİ BEŞİKÇİ
Yener ORKUNOĞLU
Bilimsel analizin iki temel özelliği var: 1) Tanrıyı işe katmamak; 2) Mutlak olandan kaçınmak. Burjuva sosyolojisinin bir versiyonunu savunan Beşikçi, ‘mutlak’ olandan hareket eder. Örneğin o, ulusları, değişmez ve mutlak bir olgu olarak ele almaktadır. Beşikçi’nin bu görüşünü tekrar etmekte yarar var. Şöyle diyordu: “Doğada örneğin bir kaya nasıl “kaya” olarak algılanıyorsa, toprak olarak algılanmıyorsa, sosyal bilimlerde de örneğin Alevi, “Alevi” olarak, Müslüman, “Müslüman” olarak, Kürt ise “Kürt” olarak algılanmalıdır.’
Burjuva sosyolojisi olarak pozitivizm, topluma doğaya yaklaşır gibi yaklaşır. Bu şu demektir: Nasıl ki, doğanın yasaları değiştirilemezse, toplumun yasaları da değiştirilemez. Dolayısıyla pozitivizm, toplumu, toplumu ve toplumsal yaşamdaki olgu ve ilişkileri tasvir etmekle sınırlar kendini. Bu nedenle burjuva sosyolojisi, olguların tasviri ile yetinir. Pozitivizm, ’olgu’ları temel alır. Olguların nasıl ortaya çıktığını incelemez. Sadece ’olgu’ üzerine yoğunlaştığı için, olguların tarihi ve geleceği onu ilgilendirmez. Bir başka deyişle, Toplumsal değişim, bir toplumdan diğerine geçiş, değişim ve bu geçişin yasaları burjuva sosyolojisinin ilgi alanın dışındadır.
İsmail Beşikçi’nin sosyolojik görüşleri burjuva sosyolojisine (pozitivizme) dayanmaktadır. Beşikçi’nin düşüncelerini daha anlaşılır kılabilmek için, bu yazımızda pozitivizm konusunu ele almak durumundayız.
Pozitivizm Nedir?
Pozitivizm kavramından önce ‘pozitif felsefe’ kavramı vardı. Pozitif felsefe, esas olarak 19. yüzyıldaki negatif felsefeye karşıt olarak doğdu. ‘Pozitif felsefe’ kavramını terminolojiye kazandıran Fransız düşünür August Comte’dir. (Pozitivim hakkında daha geniş bilgi için August Comte Kimdir ve Pozitivizm Nedir başlıklı incelememe bakılabilir. Bu inceleme BİLİM ve GELECEK dergisinin Ağustos 2008 tarihinde yayınlandığı gibi, iki sitede da yayınlandı.)
Dolayısıyla Comte’nin pozitivizm anlayışını burada bütün yönleri ile ele almayacağız. Comte pozitivizminin bir kaç önemli noktasına dikkat çekmeye çalışacağım.

1. Pozitivizm, burjuva düzeni içinde ilerlemeyi savunur.
2. Pozitivizm, eleştirel akla savaş açar.
3. Pozitivizm, din ile uzlaşma yolları arar.
4. Pozitivizm, iktidarı burjuvaziye bırakırken, proletaryaya ahlaklı davranışı öğretir.

Şimdi bu noktaları açalım:
1. Comte, düzen içinde ilerlemeden yanadır.
Comte’ye göre, muhafazakarlar, düzeni korumak isterken ilerlemeye karşıdırlar. Negatif felsefeden etkilenen düşünceler de ilerlemeden yana iken düzene karşıdırlar. Oysa burjuva toplumunda yaşanan anarşiye karşı bir cevap bulunabilir. Comte’ye göre, burjuva düzenini rahatsız eden düşüncelerden kurtulmadan, burjuva düzeni korunamaz. Comte, ‘restorasyon konseptlerine, reçetelerine başvurmadan, modern burjuva düzeni sürdürmek’ için nelerin gerekli olduğunu araştırır, burjuva toplumundaki anarşi sorununa kendisi açısından bir cevap verir: Düzen ve İlerlemeyi uzlaştırmak. Bir başka deyişle, devrime son vermek, ama devrimin kazanımlarına sahip çıkmak. Comte’nin düzen-ilerleme konusundaki görüşü toplumsal yaşamda statik-dinamik ilişkisi içinde incelendiğinde şu açığa çıkar: Comte, toplumdaki ilerlemeden bahseder, ama onun için esas olan, düzendir, toplumun statiğidir. Comte, düzen sınırları içinde ilerlemeden yanadır. Bir başka deyişle, ilerleme düzene bağlıdır, ilerlemenin yönü düzen tarafından belirlenir. Comte, devrime ve devrimci döneme son vermek ister. Comte’nin ‘İlerleme’ konusundaki görüşü, devrimi reddeden, ama reformları savunan sosyal demokrasiye zemin hazırlamıştır.
İsmail Beşikçi’de kapitalist düzen sınırları içinde, değişim ve reformdan yanadır.

2. Pozitivizm, eleştirel akla karşıdır.
Pozitivizm, aydınlanma’nın eleştirel düşüncelerine ve felsefelerine karşı bir düşünce akımı olarak doğdu. Pozitivizmin toplumsal temeli konusunda şu söylenebilir: İktidara yerleşmiş burjuvazinin artık eleştirel düşünceye ihtiyacı yoktu. I. Napolyon, kendine yönelen eleştirileri etkisiz hale getirmek için, eleştiri yöneltenleri ‘ideolog’ olarak küçümser. Napolyon, ideolog sözcüğüne, boş konuşan, geveze anlamında olumsuz bir anlam yükler.
Pozitivizm, eleştirel aklın sorgulayıcı ve eleştirel gücünü bir kenara bırakır. Aklımızı, verili gerçeklikleri kabul etmeye zorlar. Aklımızın, verili olgulara ve gerçekliklere boyun eğmesini ister. Verili gerçekleri sorgulayan akılcılığa karşı tavır alır.
İsmail Beşikçi, Türkiye Cumhuriyetinin Resmi İdeojisini eleştirmekte ve sorgulamaktadır. Türk milliyetçiliğini eleştirmektedir. ’Türklerin milliyetçiliği ve devleti varsa, Kürtlerin de milliyetçiliği ve devleti olmadır’ biçiminde bir mantık yürütmektedir. Ama milliyetçiliğin kendisine karşı değildir. Milliyetçiliği ve ulus devleti verili bir olgu olarak görmektedir. Aklımızı, milliyetçilik ve ulus devlet vb. olgularını kabul etmeye zorlamaktadır. Aklımızın, milliyetçilik ve ulus devlet vb gibi verili olgulara ve gerçekliklere boyun eğmesini istemektedir.

3. Pozitivizm, din ile uzlaşma yolları arar.
Pozitivizmin kurucusu Comte, ömrünün sonuna doğru dine yönelir. ‘İnsanlık Dini’ yaratmaya çalışır. ‘İnsan ilişkilerinin ilahi bir Tanrı tarafından yönetildiğini’ ileri süren Katolik din adamı Bossuet’i ‘büyük Bossuet’ olarak över. Dinle uzlaşma yollarını arar, toplumsal düzenin oturabilmesi için dine sığınır. Comte’ye göre ‘toplum biliminden’, ‘toplumsal düzene’ geçmek için, kilise örgütleri, şölenler, kutsama ayinleri göreve çağrılmalıdır. Ona göre yalnızca dinsel pozitivizm olmadan, pozitiv siyaset ahlâka bağlanamaz. Dolayısıyla, pozitivizmin siyasal anlayışı, dinsel pozitivizm olmadan gerçekleşemez. Comte’nin düşüncesinin özü şematik olarak şöyle ifade edilebilir: ‘ilke olarak dinsel kaynaklı sevgi, temel olarak düzen ve amaç olarak da ilerleme’
İsmail Beşikçi ‚’Aleviliğin İslam’la hiçbir ilişkisi yoktur’ başlıklı yazısında, Aleviliğin, İslam’dan ayrı bir din olduğunu göstermeye çalışıyor. Aleviliğin, İslam’dan ayrı bir din olduğunu savunmayan Alevileri de kafa karışıklığı içinde olmakla suçlamaktadır. (Bu konuda Demir Küçükaydın’ın İsmail Beşikçi’ye yönelik eleştirilerini dile getirdiği kitabına gönderme yapmakla yetineceğim.) Bilim adamı olarak, Beşikçi, dinin kendisine karşı tavır alacağına, Alevi dininin ayrı bir din olduğunu ispatlamaya çalışır. Pozitivizmin, din ile uyuştuğunu yukarıda ifade etmiştim.

4. Pozitivizm, iktidarı burjuvaziye bırakırken, proletaryaya ahlaklı davranışı öğretir.
Comte ve okulu, ‘Sermayecilerin ebedi bir gereklilik olduğunu’ ispat etmeye çalışmıştı. Öte yandan Comte ve onun zamanındaki düşünürlerin karşılaştığı bir sorun vardı: Modern toplumda ahlaki ve düşünsel bir anarşi ve karmaşa vardır. Bu karmaşa farklı fikirlerin doğmasına neden olur. Comte’ye göre politik ve ekonomik iktidar burjuvazinin elinde olmalı. Proletarya politik güç olmak için uğraşmamalı, toplumda manevi bir güç olmalı. ‘Burjuvaziye iktidar, proletaryaya ahlak! İşte Comte’nin tüm düşüncesi bu sözlerde yansır.
Fransız düşünür Sarte ve arkadaşlarının Camus’a yönelik bir eleştirisi vardı: Camus, 'Efendinin önünde, hep başkaldıran bir esir olarak kalmak istiyor.’ Bu düşünce Comte için geçerlidir. Comte, burjuvaziye diklenen, ama onun önünde hep esir olmak isteyen bir düşünürdür.
Şimdi şöyle bir soru sorulabilir. Tüm bu anlatılanların İsmail Beşikçi’nin sosyolojik görüşleri ile ne ilgisi var?
İsmail Beşikçi’nin burjuva düzeni karşısındaki tutumunun açıklığa kavuşması gerektiğine inanıyorum. Beşikçi’nin kapitalist düzene itirazı var mıdır? O Kürt burjuvazisi için ayrı ulusal devlet altından iktidara kavuşmasını savunurken, emekçiler için ne düşünüyor?
Comte-Durkheimer okulunun görüşlerini Türkiye’ye ilk sokmaya başlayan düşünürlerden biri, Ziya Gökalp’dir. Ziya Gökalp’in sosyolojinde milliyetçilik ve din iki temel unsurdur. İsmail Beşikçi’nin sosyolojisinde de milliyetçilik ve din önemli rol oynamaktadır. İsmail Beşikçi’ye bu eleştirilerimiz, kimileri tarafından haksız ve insafsız bir eleştiri olarak algılanabilir. İsmail Beşikçi son dönemde yazdıkları (Alevilik, Milliyetçilik vb.) ve röportajları gerçekten son derece düşündürücüdür.
İsmail Beşikçi, kapitalizmin sonuçlarına değil de, temellerine itirazı var mıdır? Kişi ve konumları açısından Ziya Gökalp ve İsmail Beşikçi birbirlerine zıt iki kişiliklerdir ve konumları birbirinden oldukça farklıdır. Örneğin Ziya Gökalp iktidara çok yakın olan bir kişi ve iktidarın hizmetinde olan bir kişiydi. Oysa Beşikçi, iktidarın gazabına uğramış bir insandır. Bu açıdan bu iki insan birbiri ile karşılaştırılamaz.
Ama sosyolojik görüşleri açısından Ziya Gökalp ve İsmail Beşikçi pekala birbiriyle karşılaştırılabilir. Örneğin Beşikçi, milliyetçilik ve din konusunda Ziya Gökalp’in görüşleri ile kendi görüşleri arasındaki farkları bize açıklayabilir. Beşikçinin sosyolojisi hangi noktalarda Ziya Gökalp’in sosyolojiyle farklılıklar içermektedir? Beşikçi bunları açıklayarak hem bazı kafa karışıklıklarının da önüne geçmiş olur, hem de eleştirilere cevap vermiş olur.

31.12.2008 / Komün insiyatifi mail grubu / Gomanweb


Yener Orkunoğlu

Yazıları:

http://www.gomanweb.com/2008_gomanweb/YAZARLAR-(YENI)/yener-orkunoglu.htm


http://www.123people.de/ext/frm?ti=personensuche%20telefonbuch&search_term=yener%20orkunoglu&search_country=DE&st=suche%20nach%20personen&target_url=http%3A%2F%2Fwww.ozgurmedya.org%2Farticledetail.asp%3FAuthorID%3D24%26ArticleID%3D1696§ion=bing&wrt_id=214

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Yorum Gönder